fbpx

    Vergi Mahkemesinde Dava Açma Süresi ve Uzlaşmama Tutanağı

    Tarhiyat sonrası uzlaşmalarda üzerinde tartışılan konulardan biri de; uzlaşma tutanağının mükellefe tebliğ edilip/edilmeyeceği ile ilgili hususlardır.  213 sayılı VUK’nun uzlaşmayı düzenleyen ek 7.maddesi hükmü gereğince, süresi içerisinde uzlaşma talep ederek uzlaşma talebinde bulunan mükellefe bir uzlaşma günü verilmektedir.  Uzlaşma günü ile davetiyenin tebliğ tarihi arasında en az (10) gün bulunması zorunludur. 

        

    Mükellef veya ceza muhatabı aynı anda hem uzlaşma ve hem de vergi mahkemesinde dava açmış bulunabilir. Bu gibi durumlarda vergi mahkemeleri uzlaşma komisyonun kararlarının neticelerini beklemek zorundadır.  Vergi mahkemeleri, uzlaşma komisyonu kararlarının sonuçlarını beklemek durumundadır(1). Uzlaşma işleminin neticeye bağlanmasından evvel vergi mahkemelerince dosya karara bağlanmamaktadır. 

         

    Diğer taraftan,  uzlaşmanın vaki olmaması durumunda mükellef veya ceza muhatabı; tarh edilen vergi ve kesilen cezaya karşı, uzlaşmanın vaki olmadığına dair tutanağın kendisine tebliğinden itibaren genel hükümler kapsamında ve yetkili vergi mahkemesine dava açabilir.  Bu gibi durumlarda dava açma süresi kısalmış veya bitmiş veya 15 günden daha az bir süre kalmış olabilir. Bu takdirde dava açma süresi tutanağın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün olarak uzamaktadır.  

        

    Uzlaşmanın gerçekleşmemesi yani vaki olmaması durumunda ise, yukarıdaki 2.fıkra uyarınca durdurulmuş olan davanın görülmesine, keyfiyetin vergi dairesince işarı üzerine vergi mahkemesinde devam olunur(2).  

        

    Uzlaşmanın vaki olması durumunda, mükellef veya vergi sorumlusu üzerinde mutabık kaldığı vergi ve ceza için genellikle dava açma hakkını kaybeder.  Genellikle diyoruz çünkü, üzerinde uzlaşılan vergi ve cezalarda artık dava açma olanağı bulunmamaktadır.  Bu kuralın tek istisnası, vergi hatasının bulunması durumunda üzerinde uzlaşma sağlanmış olsa bile, dava açma yolu gözükebilecektir(3).  

        

    Danıştay 3. Dairesi tarafından verilen bir kararda: “Dava açma süresinin başlaması için uzlaşma komisyonu toplantısında tutanağın imzalanması yeterli olmayıp bu tutanağın ayrıca mükellefe tebliğ edilmesi gerekmektedir. Vergi mahkemesince uzlaşma komisyonu tutanağının mükellefe tebliğ edildiği tarih araştırılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken tutanağın imzalandığı tarih dikkate alınarak davanın süre aşımı yönünden reddedilmesi yolundaki kararda hukuka uygunluk görülmemiştir” şeklinde karar verilmiştir(4).  

        

    Diğer taraftan, yine uzlaşma ile ilgili olarak mükellefin uzlaşma talebinin müzakereye sokulmadan ve incelenmeden reddi durumunda ise, uzlaşmanın temin edilmemesi veya uzlaşmanın vaki olmaması halinden farklı olduğu,  bu durumda VUK’nun Ek-7. maddesine göre, ek 15 günlük süresinin işlemeyeceği yönünde görüşler de mevcuttur.  Bu görüşe göre örneğin, VUK’nun 343/3 maddesine göre kesilen vergi ziyaı cezası uzlaşma kapsamında olmamasına rağmen, bu ceza için uzlaşma istenmesi, buna karşılık bu talebin konunun esasına girilmeden uzlaşma komisyonunca reddedilmesi halinde; uzlaşmanın vaki olmadığından veya temin edilemediğinden bahsedilemeyeceğinden,  bu durumda ek 15 günlük dava açma süresi söz konusu değildir.

        

    Konuya ilişkin Danıştay’ın bu hallerde de dava açma için mükellefe 15 günlük süre verilmesi gerektiği yönünde kararları yanında farklı yönde verilmiş kararları da mevcuttur.

         

    Danıştay 11. Dairesi tarafından verilen bir kararda ise; “uzlaşmanın vaki olmaması ve mükellefe 15 günlük ek dava açma süresinin verilmesi halinde VUK 376. maddesine göre indirimden yararlanılması mümkün değildir (5).  

        

    Diğer taraftan, yine Danıştay 9.dairesi tarafından verilen bir başka kararda ise; 

        

    “Uzlaşma başvurusu sonucu uzlaşmaya varılmışken, bu uzlaşmanın gereklerini derhal yerine getirmekle yükümlü bulunan vergi dairesi müdürlüğünce uzlaşma talebi geçersiz sayılarak, üzerinde uzlaşılan kısımlarda yeniden cezalı tarhiyata gidilmesinde isabet bulunmadığı” şeklinde karar verilmiştir(6).

        

    Sonuç olarak, tarhiyat sonrası uzlaşmalarda uzlaşmaya varılmaması halinde bu konuyla ilgili düzenlenen tutanak mükellefin varlığı halinde kendisine veya vekiline komisyon huzurunda tebliğ edilmektedir.  Mükellefin yokluğu durumunda ise, bu durum bir tutanak ile tespit edilir ve bu düzenlenen tutanak mükellefe tebliğ için adresine yollanır. Bundan sonra ise yargı yolu mükellef için söz konusu olacaktır.

    ———————————

    (1)  VUK uzlaşma ek madde 7

    (2)  VUK uzlaşma ek madde 7, VUK md. 112, GT 368, İYUK md. 27

    (3)  VUK 116 ila 124

    (4)  Dnş. 3. D.nin 29.01.2003 gün ve E:2000/3173-K:2003/607 sayılı karar. Bu karar için bkz. Danıştay Dergisi, Sayı:1, Yıl:2003, s.150

    (5)  Dnş. 11. D. nin 17.11.1997 gün ve E:1996/5556-K:1997/4079 sayılı kararı.

    (6) Dnş. 9. D. nin  14.10.2004 gün ev E:2002/805-K:2004/4955 sayılı kararları. Bu karar KIZILOT Şükrü, “Danıştay Kararları ve Özelgeler” isimli çalışmasının Cilt:8, sayfa:988 de yer almaktadır. Ankara, 2008, Yaklaşım Yayınları

    Kaynak:Av. Nazlı Gaye Alpaslan Güven

    Vergi Dairesinden Mükellefe Tebliğ Edilen Ödeme Emri

    Mükelleflere tebliğ edilen vergi ve ceza ihbarnameleri ve ödeme emirleri üzerinde bireyleri aydınlatıcı sade, açıklayıcı vergisel bilgilere yer verilmesi zorunludur. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın uzun yıllardır mükellef odaklı hizmetleri giderek artmaktadır.(1) Ancak belli dönemlerde yapılan bazı yasal düzenlemeler sonucunda vergi ceza ihbarnameleri üzerinde mükelleflerin anlayabileceği dilde açıklamalar ve yasal düzenlemeler sonucunda bilgi güncellemesi yapılması zorunlu hale gelmektedir.

    Gelir İdaresi Başkanlığı, Mükellef Hizmetleri Grup Başkanlığı gelir idaresinin resmî internet sitesine son yıllarda çok doyurucu bilgiler, beyanname düzenleme kılavuzları ve vergisel konularda açıklayıcı bilgi notlarına yer verilmektedir. Diğer taraftan, VİMER kanalı ile de pek çok aydınlatıcı bilgi kamuoyu ile paylaşılmaktadır.

    Pek çok batı ülkelerinde olduğu gibi, Gelir İdaresi Başkanlığı ‘nın gerek bireysel mükellefleri ve gerekse kurumsal mükellefleri müşteri olarak kabul etmesi ve bunun sonucunda da yüksek düzeyde kaliteli hizmetler sunması gereği giderek artmaktadır.

    Vergi ve ceza ihbarnamelerinin zaman zaman Gelir İdaresi tarafından güncellenmesi ve üzerinde gerekli değişikliklerin yapılması gerekmektedir. Örneğin; malî tatil düzenlemeleri, adlî tatil düzenlemeleri, vs. durumlarda idarenin ihbarnamenin görünür bir bölümüne bu konularda doyurucu açıklamalara yer vermesi zorunludur. Hatta Gelir İdaresi ‘nin resmi internet sitesinde, malî tatil, adlî tatil konularında özellikle süreler açısından bireyleri, mükellefleri ve diğer ilgili kurumları sürekli bilgilendirmesi zorunludur.

    Mevcut vergi ve ceza ihbarnamelerinin arka kısmında malî tatil ve adlî tatil ile bilgilerin yeniden güncellenmesi zorunlu hale gelmiştir. Örneğin; DMO Basım İşl. Md. 2013 – Örnek Form : 9608- f üzerinde ve arka kısmında adlî tatil ile ilgili hatırlatmalar bölümünde, adlî tatilin (çalışmaya ara verme) 1 Ağustos – 4 Eylül olarak yer verildiği görülmektedir. Oysa ki, bu tarihler yapılan yasal düzenlemeler sonucunda 20 Temmuz ila 31 Ağustos olarak yeniden düzenlendiği bilinmektedir (2577 sayılı İYUK md. 7, 8, 61 ve 2575 sayılı D.K. md. 86).

    Diğer taraftan, vergi ve ceza ihbarnameleri üzerinde veya arka kısmında malî tatil hatırlatmaları ile ilgili bir açıklamanın da bulunması gerektiği bilinmektedir. Örneğin; her yıl 1 Temmuz ila 20 Temmuz tarihleri arasında malî tatil ilan edilmektedir. Malî tatil de her türlü vergisel süreler, 20 Temmuz ‘dan sonra + (7) gün daha uzamaktadır. Malî tatilde diğer vergisel ödevler, beyanlar, bildirimler, ödemeler otomatik olarak uzamaktadır. İhbarnameler üzerinde bu konuda bir açıklama bulunmamaktadır. Keza, Maliye Bakanlığı ‘nın resmi internet sitesinde de bu konuda da ilan veya duyuru görülmemektedir.Bilindiği gibi, 5604 sayılı Mali Tatil İhdas Edilmesi Hakkında Kanun 28/3/2007 gün ve 26476 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 5604 sayılı yasanın 1. yılı geçen yıl uygulanmış ve bu tatil her sene 1 ila 20 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilmektedir. Mali tatili düzenleyen yasaya göre, tatil kapsamına bazı vergi ve sosyal güvenlik işlemleri ile ilgili yasal ve idari düzenlemeler girmektedir.(2)

    Sonuç olarak, mükelleflere tebliğ zorunlu olan bir çok belge üzerinde özellikle vergi ve ceza ihbarnameleri, uzlaşma davetiyeleri, ödeme emirleri ve diğer bilgilendirme yazılarında malî tatil – adlî tatil hatırlatmalarına yer verilmesi, Gelir İdaresi ‘nin mükellefleri bilgilendirme bağlamında önemli bir işlevi olacaktır.

    ——————————-
    [1]Bkz. www.gib.gov.tr, VİMER

    [2]5604 sayılı yasa hükümlerine göre mali tatil, gümrük idareleri, il özel idareleri ve belediyeler tarafından tarh ve/veya tahsil edilen vergi, resim ve harçlarla ilgili olarak mali tatil uygulanmaz. Ancak, yine 5604 sayılı kanunun 1. maddesinin 2nolu fıkrasının (b) bendine göre ikmalen, resen veya idarece yapılan tarhiyatlara ilişkin olup, vadesi mali tatile rastlayan vergi, resim ve harçlar ile vergi cezaları ve gecikme faizlerinin ödeme süresi mali tatilin son günü olan 20 temmuzdan itibaren 7 gün uzamış sayılacaktır.

    Kaynak:Av. Nazlı Gaye Alpaslan Güven

    Gayrimenkuller ve Taşıtlar Üzerindeki Vergi Hacizlerinin Kaldırılması

    7103 sayılı Kanunun 2.Maddesi ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna 74 üncü maddesinden sonra gelmek üzere 74/A maddesi eklenmiştir. Eklenen bu maddeye göre Maliye Bakanlığına bağlı tahsil dairelerince haczedilen mal üzerindeki hacizler aşağıdaki şartların sağlanması halinde kaldırılır.

    Buna göre;

    1. Haczedilen malın İlgililer veya ilgililer lehine üçüncü şahıslar tarafından gösterilen ve alacaklı vergi dairesince haciz varakasına istinaden haczedilen menkul ve gayrimenkul mallarından olması,

    2. Haczedilen mala biçilen değer ile %10 fazlasının, ilk sırada haciz tatbik eden tahsil dairesine ödenmesi (Şu kadar ki, madde kapsamında ödenecek tutar, Maliye Bakanlığına bağlı tahsil dairelerine olan ödeme zamanı gelmiş, tecil edilmiş veya muacceliyet kesbetmiş borçların toplamından fazla olamaz.).

    3. Haczedilen mala ilişkin takip masraflarının ayrıca ödenmesi.

    4. Hacze karşı dava açılmaması veya açılmış davalardan vazgeçilmesi.

    Haczedilen malın değer tespiti bu Kanun hükümlerine göre yapılır. Ancak, menkul mallar için her halükarda tahsil dairesince bilirkişiye değer biçtirilir. Bu madde kapsamında haczin kaldırılması halinde aynı mala, haczin kaldırıldığı tarihten itibaren 3 ay süre ile Maliye Bakanlığına bağlı tahsil dairelerince, bu Kanunun İhtiyati haciz hükümleri saklı kalmak kaydıyla, haciz tatbik edilemez. Bu hüküm, haczi kaldırılan malın üçüncü şahıslar tarafından amme borçlusu lehine teminat olarak gösterilen mal olması halinde, üçüncü şahsın bu Kanun kapsamına giren borçları için uygulanmaz.

    Bu madde hükmünden yararlanmak üzere başvuruda bulunarak hacze karşı açtığı davalardan vazgeçen borçlunun, haczi kaldırılan mal ile ilgili açtığı davalar mahkemelerce incelenmez; herhangi bir sebeple incelenir ve karara bağlanırsa bu karar hükümsüz sayılacaktır.

    Tahsil edilen paralar, söz konusu malın aynından doğan motorlu taşıtlar vergisi ve bu vergiye bağlı ek alacaklar ile vergi cezalarına, mahcuz mala haciz tatbik etmiş dairelerin sırasıyla; takip konusu olan, muaccel hale gelmiş bulunan, ödeme zamanı gelmiş henüz vadesi geçmemiş olan ve tecil edilmiş bulunan alacaklarına, haciz sırasına göre mahsup edildikten sonra haciz tatbik etmemiş dairelerin bu fıkrada belirtilen alacaklarına garameten taksim edilir.

    Bir örnek vermek gerekirse; vergi dairesine 100.000,00 TL vergi aslı ve gecikme zammı borcu olan bir mükellefin, şehir içi taşıma işi ile uğraştığı varsayılmıştır. Bu mükellefin 10 adet aracı mevcuttur. Bu araçların tümü üzerinde ilgili vergi dairesinin hacizleri mevcuttur. Yukarıdaki yasa hükmüne göre, mükellef tek bir araç için haczin kaldırılmasını talep etmektedir. Vergi dairesi toplam borçtan bir araca tekabül eden ödemeyi mükellefe yaptırıp, sadece bir araç için haczi kaldırabilir. Kalan borç diğer 9 aracın hacizlerinin kaldırılması istemlerine göre kısım kısım çözülebilir. Toplam borç ödendikten sonra bütün araçların üzerindeki hacizler kaldırılır.

     Dr. Mustafa ALPASLAN

    1 TL Gibi Cüzi Ödemeler Zamanaşımını Kesmez!

    Tahsil zamanaşımı Vergi Usul Kanunu’nun 114 ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Kanun’un 102 maddelerinde yer almaktadır.

    Ayrıca, Vergi Usul Kanunu’nun 113. maddesinde Zamanaşımının Mahiyeti, ve 6183 sayılı Kanun’un 103. maddesinde Zamanaşımının kesilmesi hususlarına açıklık getirilmektedir.

    Söz konusu Maddeler aşağıya alınmıştır.

    Vergi Usul Kanunu

    Zamanaşımının Mahiyeti

    Madde 113
    Zamanaşımı, süre geçmesi suretiyle vergi alacağının kalkmasıdır.
    Zamanaşımı, mükellefin bu hususta bir müracaatı olup olmadığına bakılmaksızın hüküm ifade eder.

    Zamanaşımı Süreleri

    Madde 114
    Vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak beş yıl içinde tarh ve mükellefe tebliğ edilmeyen vergiler zamanaşımına uğrar.

    Şu kadar ki, vergi dairesince matrah takdiri için takdir komisyonuna başvurulması, zamanaşımını durdurur. Duran zamanaşımı mezkûr komisyon kararının vergi dairesine tevdiini takip eden günden itibaren kaldığı yerden işlemeye devam eder. Ancak işlemeyen süre her hâl ve takdirde bir yıldan fazla olamaz.

    Şarta bağlı istisna veya muafiyet uygulamaları sonucu kısmen veya tamamen alınmayan vergilere ilişkin zamanaşımı süresi, istisna veya muafiyet şartlarının ihlâl edildiği tarihi takip eden takvim yılı başından itibaren başlar.

    Damga vergisine tabi olup vergi ve cezası zamanaşımına uğrayan evrakın hükmünden tarh zamanaşımı süresi dolduktan sonra faydalanıldığı takdirde mezkûr evraka ait vergi alacağı yeniden doğar.

    6183 SAYILI AMME ALACAKLARININ USULÜ HAKKINDAKİ KANUN

    Tahsil zamanaşımı

    Madde 102
    Amme alacağı, vadesinin rasladığı takvim yılını takip eden takvim yılı başından itibaren 5 yıl içinde tahsil edilmezse zamanaşımına uğrar. Para cezalarına ait hususi kanunlarındaki zamanaşımı hükümleri mahfuzdur. Zamanaşımından sonra mükellefin rızaen yapacağı ödemeler kabul olunur.

    Zamanaşımının kesilmesi

    Madde 103
    Aşağıdaki hallerde tahsil zamanaşımı kesilir:
    1. Ödeme,
    2. Haciz tatbikı,
    3. Cebren tahsil ve takip muameleleri sonucunda yapılan her çeşit tahsilat,
    4. Ödeme emri tebliği,
    5. Mal bildirimi, mal edinme ve mal artmalarının bildirilmesi,
    6. Yukardaki 5 sırada gösterilen muamelelerden her hangi birinin kefile veya yabancı şahıs ve kurumlar mümessillerine tatbikı veya bunlar tarafından yapılması,
    7. İhtilaflı amme alacaklarında kaza mercilerince bozma kararı verilmesi,
    8. Amme alacağının teminata bağlanması,
    9. Kaza mercilerince icranın tehirine karar verilmesi,
    10. İki amme idaresi arasında mevcut bir borç için alacaklı amme idaresi tarafından borçlu amme idaresine borcun ödenmesi için yazı ile müracaat edilmesi.
    11. Amme alacağının özel kanunlara göre ödenmek üzere müracaatta bulunulması ve/veya ödeme planına bağlanması.

    Kesilmenin rasladığı takvim yılını takip eden takvim yılı başından itibaren zamanaşımı yeniden işlemeye başlar. Zamanaşımının bir bozma karariyle kesilmesi halinde zamanaşımı başlangıcı yeni vade gününün rasladığı; amme alacağının teminata bağlanması veya icranın kaza mercilerince durdurulması hallerinde zamanaşımı başlangıcı teminatın kalktığı ve durma süresinin sona erdiği tarihin rasladığı; takvim yılını takip eden takvim yılının ilk günüdür.

    Bu hükümleri göre, Amme alacağı, vadesinin rastladığı takvim yılını takip eden takvim yılı başından itibaren 5 yıl içinde tahsil edilmezse zamanaşımına uğramaktadır. Diğer bir anlatımla, vadesi 2010 yılı içinde olan bir amme alacağı, bu yılı takip eden 2011 yılı başından itibaren 5 yıl içinde, yani 2015 yılı sonunda zamanaşımına uğramaktadır.

    Vergi daireleri tarafından 5 yıllık zamanaşımı süresinin sonunda da ödenmeyen alacakların zamanaşımına uğramaması için 1 TL gibi cüzi ödemelerin yapılarak zamanaşımın kesildiği ve yeniden işlemeye başlatıldığı görülmektedir. Ancak Danıştay’ca bu durumun mükellef tarafından rızaen yapılan bir ödeme olmadığına bu nedenle ödeme sayılmayacağı sebebiyle hukuka uygun bir işlem kabul edilmeyeceği ve zamanaşımının kesilmesinin söz konusu olmayacağına hükmedilmiştir. Danıştay 7. Dairesinin verdiği bir kararda, “İlgili tarafından mahsup isteminde bulunulmamış olunmasına karşın, salt zamanaşımını kesmek amacıyla alacaklı tahsil dairesince re’sen yapılan mahsup işleminin, işlemekte olan zamanaşımını kesmeyeceği hükmedilmiştir.” sonucuna varılmıştır.

    Danıştay 7. Dairesi “ilgili kişinin mahsup isteminde bulunmamış olmasına karşın salt zaman aşımını kesmek amacıyla alacaklı tahsil dairesince res’en yapılan mahsup işleminin işlemekte olan zaman aşımını kesmeyeceğine” hükmetmiştir.

    Bu karardan anlaşılacağı üzere, DANIŞTAY, zamanaşımını kesmek amacı ile vergi idaresinin mükellef yerine geçerek yaptığı işlemlerin zamanaşımını kesmeyeceğine hükmetmiştir.

    “AATUHK’nın 103. maddesinde vergi borcuna ilişkin yapılan ödemenin tahsil zamanaşımını keseceği belirtilmiştir. Ancak bu ödemenin kim tarafından yapılacağı veya borç miktarının ne kadarlık bir kısmının yapıldığında zamanaşımını keseceği herhangi bir hükme bağlanmamıştır. Bununla birlikte ödemenin AATUHK’nın 40 ve 41. maddelerinde yazılı esaslar dâhilinde yapılacağı da açıktır. Bu açıdan baktığımızda borçlunun kendi istek ve iradesi ile yapılmayan ödemeler ödeme olarak sayılmaz ve kanunun yüklediği misyonu (tahsil zamanaşımını kesme) yerine getiremez. Örneğin zamanaşımının kesilmesini sağlamak amacı ile alacaklı tahsil dairesinin görevlilerince yapılan ödemeler bu şekilde değerlendirilebilir. Bu ödemeleri yapan kamu görevlisi açısından adli ve idari bir suç açığa çıkar.

    Ödeme, AATUHK’nın 40. maddesi uyarınca yapılmışsa, bu maddede ön görülen alacaklı tahsil dairesinin yetkili memurları tarafından kesilecek makbuzun tarihi, ödemenin yapıldığı tarihi göstereceğinden zamanaşımı o tarih itibariyle kesilmiş olur.

    Burada akla gelen en önemli soru alacaklı vergi dairesinde görevli memur tarafından yapılan ödemenin tahsil zamanaşımını kesip kesmediğidir. Her şeyden önce bir ödemenin tahsil zamanaşımını kesmesi için kanuna uygun şekilde yapılması gerekmektedir. Bu doğrultuda borçlunun kendi rızası dışında yapılan ödemenin zamanaşımını kesmesi mümkün olmayacaktır. Çünkü kanunda yer alan ibare açıktır ve borçlunun kendi isteğiyle ödeme yapması durumunu vurgulamaktadır.

    Uygulama genellikle zamanaşımı süresinin son günlerine doğru yapılmakta ve çok cüzi miktarlarda olmaktadır. Bu cüzi miktarların hayatın doğal akışı çerçevesinde değerlendirildiğinde kabul edilebilirliği zayıftır.”

    Danıştay 3. Dairesi bir kararında  “Davalı İdare tarafından dosyaya sunulan belgelerin incelenmesinden, iptal edilen ödeme emirleri içeriği kamu alacakları için daha önce şirket adına düzenlenen ödeme emirlerinin 07.07.2003 tarihinde ilanen tebliğ edildiği, 22.11.2008 tarihinde ise kamu alacağı için ayrı ayrı olmak üzere 1 kuruş ödeme yapıldığı anlaşılmaktadır.

    22.11.2008 tarihinde yapılan 1 kuruş tutarındaki ödemenin davacı tarafından kabulü iktisadi icaplara uygun düşmediği gibi hayatın olağan akışına göre normal bir durumda sayılamayacağından söz konusu ödeme nedeniyle zamanaşımı süresinin kesildiğinden bahsedilmesine olanak olmayıp, ödeme emirlerinin ilanen tebliğinin ardından zamanaşımını kesen herhangi bir durumun ortaya çıkmadığı da dikkate alındığında, tahsil zaman aşımı süresinin dolduğu ve 31.12.2008 tarihine kadar tebliğ edilmesi gereken vergi ve cezalara ilişkin ödeme emirlerinin, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra, 14.12.2009 tarihinde davacıya tebliğ edildiği açıktır. “  ifadelerini kullanmıştır.

    “Devletin egemenlik hakkına dayanarak vergi koyma yetkisi olan vergilendirme yetkisi, sınırsız değildir. Devletin vergilendirme yetkisini kullanma sınırlarından biri de zamandır. Kanunda belirtilen sürenin dolmasıyla birlikte, devletin vergi alacağı ile mükellefin vergi borcu sona ermektedir. Vergi idaresi kimi zaman vergi alacağının ve vergi borcunun sona ermesini engellemek için çeşitli yollara başvurmaktadır. Zamanaşımını kesmeye yönelik uygulamalardan biri olan vergi dairelerince cüz’i tutarda yapılan ödemeler, çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Çalışma kapsamında Danıştay Kararları doğrultusunda vergi
    dairelerince yapılan cüz’i tutardaki ödemelerin, zamanaşımı üzerindeki etkisi incelenmiştir.
    Mükellefin rızası olmadan yapılan bu ödemelerin Danıştay Kararlarından da hareketle zamanaşımını kesmeyeceği kanaatine varılmıştır.”

    Yukarıda belirttiğimiz Vergi Usul Kanunu ve 6183 sayılı kanun hükümleri ve Danıştay Kararları ile gene yukarıda belirttiğimiz açıklamalar, çerçevesinde vergi dairesinin mükellef hesabına girmiş olduğu küçük ödemeler ile ilgili işlemlerin zamanaşımını kesmeyeceği anlaşılmaktadır.

    SORU VE SORUNLARINIZ İÇİN BİZİ ARAYABİLİRSİNİZ!

    0262 606 05 41

    Vergilendirme ve Posta Yolu İle Tebligat

    Elektronik ortamda tebligata ilişkin yasal düzenleme yapılıncaya kadar, tahakkuk fişi dışında kalan, vergilendirme ile ilgili olup, hüküm ifade eden bütün vesikalar ve yazılar adresleri bilinen gerçek ve tüzel kişilere posta vasıtasıyla ilmuhaberli taahhütlü olarak, adresleri bilinmeyenlere ilân yolu ile tebliğ ediliyordu.

    2010 yılında Vergi Usul Kanunu’na eklenen 107/A maddesi ile “Bu kanun hükümlerine göre tebliğ yapılacak kimselere kanunun 93. maddesinde sayılan ve yukarıda belirtilen usullerle bağlı kalınmaksızın tebliğe elverişli elektronik bir adres vasıtasıyla elektronik ortamda tebliğ yapılabilir.
    Elektronik ortamda tebligat muhatabın elektronik adresine ulaştığı tarihi izleyen 5. günü sonunda yapılmış sayılır.

    Ve Hazine Maliye Bakanlığı elektronik ortamda yapılacak tebliğle ilgili her türlü teknik altyapıyı kurmaya veya kurulmuş olanları kullanmaya tebliğe elverişli elektronik adres kullanma zorunluluğu getirmeye ve kendisine elektronik ortamda tebliğ yapılacakları ve elektronik tebliğe ilişkin diğer usul ve esasları belirlemeye yetkilidir’’ hükmü getirilmiştir.

    İlgilinin kabul etmesi halinde, tebligatın işlemi yapan idarede ya da ilgili komisyonlarda yapılması mümkündür.

    Yeni getirilen düzenlemeden sonra vergi idaresince tebligatların önemli bir bölümü bu yolla gerçekleştirilir hale gelmiştir. Bununla beraber posta yoluyla tebligat ta önemini korumaktadır. Bu gün yazımızda posta yolu ile tebligat konusunu ele alacağız.

    Posta ile tebligat

    Posta ile tebliğde tebliğ edilecek vesika kapalı bir zarf içinde postaya verilir. Bunun için, şekilleri Hazine ve Maliye Bakanlığı’nca tespit edilen özel zarflar kullanılmaktadır.

    Posta memuru, tebliğ edilecek zarfı muhatabına verir. Durum posta memuru ile muhatap tarafından taahhüt ilmühaberine tarih ve imza konmak suretiyle tespit edilir.

    Muhatap tebliği almaktan kaçınırsa posta memuru tarafından tebligat pusulası kapıya yapıştırılır. Bu durumda tebliğ, pusulanın kapıya yapıştırıldığı tarihte yapılmış sayılır ve tebliğ evrakı İdareye iade edilir. Tebligatın geçerliliği diğer faktörler yanında doğru kişiye yapılmasına da bağlıdır.

    Tebliğ yapılacak kimseler

    Tebliğ mükelleflere, bunların kanuni temsilcilerine, umumi vekillerine veya vergi cezası kesilenlere bilinen adreslerinde yapılır.

    Tüzel kişilere yapılacak tebliğ, bunların başkan, müdür veya kanuni temsilcilerine, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerde bunları idare edenlere veya temsilcilerine yapılır. Tüzel kişilerin birden fazla müdür veya temsilcisi varsa tebliğin bunlardan birine yapılması yeterlidir.

    Tebliğ, kendisine tebligat yapılacak kimsenin bulunmaması halinde ikametgâh adresinde bulunanlardan veya iş yerlerinde memur ya da müstahdemlerinden birine yapılır. Muhatap yerine bu şekilde kendisine tebliğ yapılacak kimsenin görüşüne nazaran 18 yaşından aşağı olmaması ve bariz bir surette ehliyetsiz bulunmaması gerekir.

    Bilinen adresler ve tebligat

    Tebliğin bilinen adreslere yapılması gerekir. Vergi Usul Kanunu’nda yapılan son düzenlemeye göre (Madde 101), bilinen adresler şunlardır:

    1. Mükellef tarafından işe başlamada veya adres değişikliğinde bildirilen işyeri adresleri,
    2. Yoklama fişinde veya ilgilinin imzası bulunmak şartıyla yetkili memurlar tarafından bir tutanakla tespit edilen işyeri adresleri,
    3. 25 / 4 / 2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’na göre oluşturulan adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi.

    Birinci fıkranın (1) ve (2) numaralı bentlerinde yazılı bilinen adreslerden tarih itibarıyla tebligat yapacak makama en son olarak bildirilmiş veya bu makamca tespit edilmiş olanı dikkate alınır ve tebliğ öncelikle bu adreste yapılır.

    İş yeri adresinde tebliğ yapılacak olanların bu adresinde bulunamaması, işin bırakılması veya işin bırakılmış addolunması hallerinde tebliğ, gerçek kişilerde kendisinin, tüzel kişilerde bunların başkan, müdür veya kanuni temsilcilerinden birinin, tüzel kişiliği olmayan teşekküllerde ise bunları idare edenler veya varsa temsilcilerinden herhangi birinin adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresinde yapılır.

    Bilinen en son adres birden fazla ise bir adreste muhatap bulunamamışsa bilinen diğer adreslere tebligat yapılması gerekir kanımızca.

    Tebligatın muhatabının bilinen adresten geçici olarak ayrıldığı tespit edilmişse ikinci defa tebliğ çıkarılması gerekir.

    Muhatabın adresine ikinci defa tebliğe çıkıldığında yine muhatap bulunamazsa tebligat pusulası posta memuru tarafından kapıya yapıştırılır. Tebliğ edilecek evrakın tebligat pusulasının kapıya yapıştırıldığı tarihten itibaren 15 gün içinde muhatabı tarafından İdareden alınması halinde alındığı günde tebliğ yapılmış olur. On beş günlük sürede alınmaması halinde pusulanın kapıya yapıştırıldığı tarihi izleyen on beşinci günde tebliğ yapılmış sayılır.

    İş yeri adresi olmayanlara tebliğ, doğrudan adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresinde yapılır.

    Bilinen adrese gönderilen mektuplar posta idaresince muhatabına teslim edildiği tarihte tebliğ edilmiş sayılır.

    Tebligatlarda bilinen en son adresin dikkate alınması gerekir. Aksi halde tebligat geçersiz olur. Tebligatın bilinen en son adrese yapılmamış olması, yargıya intikal eden birçok ihtilaflarda işlemin iptaline veya bozma kararı verilmesine neden olmaktadır.

    Hatalı tebliğler

    Tebliğ olunan vesikalar, esasa müessir olmayan hatalarından dolayı hukuki kıymetlerini kaybetmezler; yalnız vergi ihbarı ile ilgili vesikalarda mükellefin adının, verginin nevi veya miktarının, vergi mahkemesinde dava açma süresinin hiç yazılmamış olması veyahut bu vesikaların görevli bir makam tarafından tanzim edilmemiş bulunması vesikayı hükümsüz kılar.(madde 108)

    Tebliğ yerine geçen muameleler

    Verginin tarh ve tahakkukunda tebliğ yerine geçen muameleler hakkındaki hükümler yanında kanunun 109’uncu maddesinde;
    “Diğer ücret elde eden hizmet erbabının vergileri tarh zamanında bu mükelleflerin bağlı oldukları vergi dairesine müracaatla ibraz edecekleri vergi karnelerine yazılmak suretiyle tarh ve tebliğ olunur.

    Vergi karneye yazıldığı tarihte tebliğ edilmiş sayılır.

    Yukarıdaki hükme riayet etmeyenlerin vergileri Vergi Usul Kanunu’nun genel hükümleri dairesinde yoklama fişine dayanılarak tarh ve tebliğ olunur.

    Kazançları basit usulde tespit edilen ticaret erbabı ile götürü gider usulünü kabul eden gayrimenkul sermaye iradı sahipleri yanlarında çalıştırdıkları hizmet erbabının karne almalarını ve vergisinin zamanında ödemelerini temin etmek durumundadır. Aksi halde sorumlu olurlar ve vergi ve cezalarla ilgili belgeler ödemeleri için onlara tebliğ edilir.(VUK madde 251).

    Akif AKARCA

    İki Yıl Yeterliyken, 30 Yıl Nasıl Yeterli Görülmedi?

    Dilek olay, 30 yıldan fazla bir süre geçmiş… Vatandaş, bir anonim şirkette uzun yıllardır ortak olarak kalmış. Gün gelmiş ve 1986 yılında kurulmuş şirketteki ortaklık paylarını satmak istemiş… Belli ki iyi bir fiyata müşterisi de çıkmış…

    Normalde bu payları devrettiği zaman ortağın vergi ödemesi gerekmiyor. Hisse senetlerinin, alış tarihinin (ediniminden) üzerinden iki tam yıl geçtikten sonra satıldığında, kazanç üzerinden vergi ödenmiyor. Ne kadar kazanç elde edilmiş olursa olsun ‘vergi ödenmiyor’ üstelik. (Gelir Vergisi Kanunu’nun Mükerrer 80.nci Maddesi)

    Ama; değil iki yıl, 30 yıldır şirket ortağı olmasına rağmen bu vatandaşa ‘satarsan, kazancından vergisini de ödersin’ denilmiş. (Ankara Vergi Dairesi Başkanlığı, 28.2.2017 Tarih ve 63676 sayılı özelge)

    Neden mi? Çünkü 30 yıllık ortaklığı gösteren paylar kâğıda basılmamış. Yani şirket; ortaklık paylarını gösterir hisse senetlerini bastırıp ortaklarına teslim etmemiş. Aslında; sonradan gecikerek hisse senetleri kâğıda da bastırılmış, ancak basım tarihinin üzerinden henüz iki yıl geçmediğinden vergisiz satış mümkün görülmemiş. İki yıllık süre, hisse senedinin edinim tarihinden itibaren başlıyor. Gerçekte 30 yıl resmen ortak olarak kalınmış olunsa da bunun bir önemi yok, ortak olunma tarihinden itibaren değil, hisse senetini edinme tarihinin üzerinden iki tam yıl geçmesi gerekiyor.

    Evet kural; basit bir şekil şartı içeriyor ama bu ‘kağıda basılı olarak pay sahibi kalma kuralı’ yerine getirilmemişse ortağın, kazanç üzerinden vergi ödemesi gerekiyor.

    Şirketin pay defterinde de, yevmiye-kebir gibi diğer defterlerinde de ortak isimleri ve pay tutarları otuz yıldır yazıyor olabilir… Bu kayıtlar yeterli görülmüyor vergi avantajından yararlanmak için… Hisse senetinin basılmış olması gerekiyor… Hisse seneti yerine aynı içerik de geçici ilmühaber basılmış olması da vergi avantajından yararlanmak için kabul ediliyor.

    Dolayısıyla şirket ortaklarının ister hisselerini satmaya niyeti olsun, isterse şu an böyle bir düşünceleri olmasın, her zaman için payları gösteren hisse seneti veya ilmühaberleri basılı olarak kasalarında tutmalarında büyük yarar var. Hisse senetlerinin bastırılmış olması ne şirkete ne de ortaklara bir külfet getirmezken diğer yandan –hisse devri durumunda ise- hiç vergi ödememek gibi bir avantaj sağlıyor.

    LİMİTED PAY DEVRİ

    Limited şirket paylarını devreden ortaklarda durum farklı… Ortaklar; hissesini 2 yıl sonra da, 10 yıl sonra satsa da fark etmiyor, her durumda ortaklık paylarını devredip kazanç elde ettiğinde vergi ödüyor. Kazancın büyüklüğüne göre yüzde 15’den başlayıp, yüzde 35’e kadar çıkıyor verginin oranı…

    Limited şirketi tür değiştirip anonim şirket haline geldikten sonra hisse satış işlemi yapıldığında, iki yıllık sürenin belirlenmesinde limited şirketteki pay sahipliği süresi de dikkate alınabiliyor. Bu yönde Maliye’nin özelgeleri de mevcut. (Ankara Vergi D. Bşk.,11 Kasım 2011 tarih ve 983 sayılı özelgesi.) Ancak geçen yıl verilen bir özelgede yer alan açıklamalar tür değiştirerek vergisiz hisse devri yapmayı riskli hale getirdi. Maliye; limited şirket anonim şirkete dönüştükten sonra hisse senetini hemen bastırmayıp sonraki bir tarihte bastıran patrona özet olarak şunu söyledi: “Vergisiz hisse satışı için dikkate alınacak iki yıllık süre, ‘hisse senetinin basım tarihinden sonra’ başlar” dedi. (İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı’nın 14 Şubat 2018 tarih ve 154561 sayılı özelgesi)

    Limited şirketini anonim şirkete dönüştürüp hisse satışı yapmayı düşünenlerin Maliye’nin verdiği bu özelgeyi de dikkate alarak kendi durumlarını gözden geçirmelerinde yarar var.

     BİST’TE HİSSE DEVRİ

    Borsada işlem gören hisse senetlerinin elden çıkarılmasından sağlanan kazançlar için beyanname verme zorunluluğu yok. Dolayısıyla, vergi ödenmesi de gerekmiyor. Normalde stopaja tabi olmasına rağmen stopaj oranı sıfır olarak belirlendiğinden kesinti yoluyla da vergi ödenmesi gerekmiyor.

    Kaynak:Ahmet Karabıyık Hurriyet

    Vergi Borcu Olanlar Dikkat! E-Haciz Yaygınlaşacak

    Gelir İdaresi Başkanlığınca vergi borçlularına yönelik pilot olarak başlatılan gayrimenkulde elektronik haciz uygulamasının yıl sonuna kadar ülke genelindeki tüm vergi dairelerine yaygınlaştırılması hedefleniyor.
    Gelir İdaresi Başkanlığınca (GİB) vergi borçlularına yönelik pilot olarak başlatılan gayrimenkulde elektronik haciz (e-haciz) uygulamasının yıl sonuna kadar ülke genelindeki tüm vergi dairelerine yaygınlaştırılması sağlanacak.

    AA muhabirinin GİB’in Kurumsal Mali Durum ve Beklentiler ile Faaliyet raporlarından derlediği bilgilere göre, e-Haciz Projesi ile amme alacaklarının tahsili için düzenlenen haciz bildirilerinin, kurum tarafından alacaklı vergi daireleri adına e-haciz uygulamasına katılan bankalara elektronik ortamda tebliğ edilmesi ve bu tebligatlara elektronik ortamda bankalar tarafından cevap verilmesi, bu kapsamda haczedilen menkul mallar ile her türlü alacak ve hakların paraya çevrilmesi ve vergi dairesi hesaplarına aktarılması hedefleniyor.

    Haciz bildirimlerinin ilgili kurumlara gönderilmesi ve takipli borçların hızlı tahsilini sağlamak amacıyla teknolojik altyapısı uygun olan bankalar, finans kurumları ve diğer kurumlarla e-haciz protokolleri yapılıyor.

    Bu kapsamda, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü (TKGM) ve GİB arasında Kasım 2018’de imzalanan protokolle vergi daireleri ve mal müdürlüklerinin haciz/ihtiyati haciz tesisi ve terkini işlemi taleplerinin elektronik ortamda TKGM’ye gönderilmesi ve tapu müdürlüğü tarafından da gerekli işlemlerin mevzuata uygun tamamlanarak cevabın elektronik ortamda GİB ile paylaşılmasını içeren program düzenlemeleri yapıldı.

    Programa yönelik test çalışmaları tamamlanırken, uygulama Kızılbey, Yıldırım Beyazıt ve Ulus Vergi Dairesi müdürlüklerinde pilot olarak başlatıldı.
    Uygulamanın, yıl sonuna kadar tüm vergi daireleriyle mal müdürlüklerinde uygulamaya geçirilmesi planlanıyor.

    İŞ MAKİNELERİ VE DENİZ ARAÇLARINA DA E-HACİZ

    Kamu alacaklarının süratle tahsili, posta ve kırtasiye gibi takip masrafları (posta, kırtasiye gibi) ile iş yükünün azaltılması ve zaman tasarrufu sağlanması amacıyla benzer uygulamalar diğer alanlarda da yaygınlaştırılacak.

    Buna göre, Türkiye Ziraat Odaları Birliğine bağlı odalar tarafından tutulan sicillere kayıtlı iş makinelerinin elektronik ortamda sorgulanmasına ve haczi ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) nezdinde araştırılması yapılan iş makinelerinin haczinin elektronik ortamda yapılmasına ilişkin görüşmeler yapılacak. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Deniz ve İçsular Düzenleme Genel Müdürlüğünce tutulan sicil nezdinde araştırması yapılan gemiler için de bu kapsamda çalışma yürütülecek.

    Ayrıca, Türk Patent Enstitüsünce sicilleri tutulan gayri maddi hakların elektronik ortamda araştırılması ve haczedilmesine ilişkin çalışmalar yapılacak.
    Emniyet Genel Müdürlüğü ve GİB arasında imzalanan protokol kapsamında, araçların satış ve devrini engellemek ya da sınırlandırmak amacıyla araç tescil kayıtlarına elektronik ortamda şerh eklenmesi, kaldırılması veya muvafakat verilmesine yönelik programların hazırlanması amacıyla analiz, tasarım, yazılım ve test çalışmaları da gerçekleşti.

    Okumanız Gereken Yeni Vergi Özelgeleri

    Vergi uygulamalarıyla ilgili olarak son dönemde verilen bazı özelgeler

    Avans ödemesi indirimli kurumlar vergisi uygulamasında yatırım harcaması sayılır mı?

    (19.07.2019 tarih ve 14080 sayılı özelge)

    Yatırım teşvik belgesine istinaden 2018 yılında yurt dışından temin edilecek makine ve teçhizatlar için 2017 yılında akreditif açılarak yapılan avans ödemelerinin indirimli kurumlar vergisi uygulaması açısından yatırım harcaması olarak dikkate alınması mümkün değildir.

    Bu harcamaların söz konusu makine ve teçhizatın şirkete teslim edildiği dönemde gerçekleştirilen yatırım harcaması olarak değerlendirilmesi ve indirimli kurumlar vergisi uygulamasında dikkate alınması mümkündür.

    Teşvik belgesinin revize edilerek kapatılması durumunda indirimli kurumlar vergisi teşviki hangi tutarlar üzerinden hesaplanır?

    (12.07.2019 tarih ve 8161 sayılı özelge)

    Teşvik belgesi kapsamında yapılan yatırım harcamaları dolayısıyla indirimli kurumlar vergisinden yararlanırken, Ekonomi Bakanlığına müracaat üzerine revize edilerek düzenlenmiş ve tamamlama vizesi yapılmış olan yatırım teşvik belgesinde yer alan toplam yatırım tutarı ve yatırıma katkı oranının dikkate alınması gerekmektedir.

    Devrolan kurum tarafından ayrılan yenileme fonu devralan kurumda devam edebilir mi?

    (23.07.2019 tarih ve 6932 sayılı özelge)

    Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 19. maddesi kapsamında gerçekleşen devirlerde, devir olan kurumun bilançosunda yer alan yenileme fonunun devir alan kurum bilançosuna intikal ettirilmesi mümkün bulunmaktadır. Ancak, yenileme fonunun kullanılabileceği üç yıllık sürenin devir alınan kurumda yenileme fonunun ayrıldığı hesap dönemi birinci yıl kabul edilmek suretiyle hesaplanması ve bu süre içinde kullanılmamış olan kârın üçüncü yılın sonunda devir alan kurumun vergi matrahına eklenmesi gerekmektedir.

    Diğer taraftan, söz konusu yenileme fonunun bir iktisadi kıymet alımında kullanılması halinde devir alan kurum tarafından iktisap edilecek iktisadi kıymetin devir olan kurum tarafından satılan iktisadi kıymetle aynı neviden olması gerekir.

    Yenileme fonunun iktisadi kıymet alımında kullanılmaması nedeniyle üçüncü yılın sonunda devralan şirketin kurum kazancına eklenmesi halinde ise yatırım döneminde diğer faaliyetlerden elde edilen kazanç olarak indirimli kurumlar vergisi uygulamasına konu edilmesi mümkün bulunmaktadır.

    Yatırımda kullanılmak üzere alınan kredinin dövize çevrilip bankada tutulması durumunda lehe doğan kur farkının gelir yazılması gerekir mi?

    (18.07.2019 tarih ve 102331 sayılı özelge)

    Yatırımda kullanılmak üzere bankadan Türk Lirası cinsinden kullanılan yatırım kredisinin dövize çevrilerek döviz hesabına yatırılması sonucunda söz konusu döviz hesabının değerlemesinden doğan kur farklarının ilgili dönem kazancının tespitinde dikkate alınması gerekmektedir.

    Yurt dışında bulunan şube aracılığıyla montaj, teknik hizmetler ve benzer faaliyetlerden elde edilen kazançlar kurumlar vergisinden istisna edilebilir mi?

    (01.07.2019 tarih ve 247507 sayılı özelge)

    Yurtdışında sigara sektöründe faaliyette bulunan firmaların üretim tesislerinde bulunan makinelerinin montajı, mevcut makinelerin başka bir ülkeye taşınıp montajı ve devreye alınması ile bu işlerle ilgili teknik hizmetlerden yurtdışında elde edilen kazançlar için Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 5. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan istisnadan yararlanılması mümkündür.

    Yurtdışında gerçekleştirilen söz konusu montaj faaliyetlerine bağlı olmayan, makinelerin rutin bakım onarımlarının yapılması, makinelerin performans ve verimlilikleri ile ilgili teknik hizmetlerin yapılması ve makineler ile ilgili teknik danışmanlık ve benzeri faaliyetlerin şirketin Polonya’da bulunan şubesi aracılığıyla yapılması ve anılan Kanun’un 5. maddesinin birinci fıkrasının (g) bendinde belirtilen şartların sağlanması durumunda, bu hizmetlerden elde edilen kazançlar için Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 5. maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi kapsamında istisnadan faydalanılması mümkün bulunmaktadır.

    Yurt dışındaki faaliyetler kapsamında temin edilen yedek parçaların Türkiye’den tedarik edilerek yurtdışına gönderilmesi işleminin ihracat olarak değerlendirilmesi gerekmekte olup, söz konusu ihracat işlemleri dolayısıyla oluşan gelirlerin, Türkiye’de kurum kazancının tespitinde dikkate alınması gerekmektedir. İhraç edilen mal ve hizmetlere ilişkin gelir olarak dikkate alınacak bedellerin de Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 13. maddesine göre emsallere uygun olarak belirlenmesi gerekmektedir. İhracat işlemlerinden doğan kazançlar ile Türkiye’den yurtdışındaki müşterilere satışı yapılan makinelerin yurtdışında montajından elde edilen kazançların ise istisna kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir.

    Geçmiş yıl zararlarını kapatmak için ortak tarafından aktarılan tutar kazanca dahil edilir mi?

    (19.07.2019 tarih ve 14081 sayılı özelge)

    Geçmiş yıl zararlarını kapatmak amacıyla ortak tarafından aktarılacak tutarın; sermayeye ilave edilmemesi ve vergi mevzuatında bir istisna hükmü de bulunmaması nedeniyle, kurum kazancına dahil edilmesi gerekmektedir.

    Teknoloji Geliştirme Bölgesinde geliştirilen ürünün seri üretimi ne zaman başlamış sayılır?

    (17.07.2019 tarih ve 50642 sayılı özelge)

    4691 sayılı Kanunda belirtilen şartların sağlanması halinde ve ilgili Tebliğde yer alan açıklamalar çerçevesinde teknoloji geliştirme bölgesinde yürütülen Ar-Ge projesi kapsamında elde edilen kazançların kurumlar vergisinden istisna tutulması mümkün bulunmaktadır.

    Söz konusu proje kapsamında geliştirilen ürünün deneme üretiminin yapılıp pazarlanabilir aşamaya geldiği sırada seri üretimin başladığı kabul edilir, seri üretim kapsamında yapılacak ürün satışından elde edilen kazancın sadece teknoloji geliştirme bölgesinde gerçekleştirilen Ar-Ge ve yazılım faaliyetlerinden doğan gayrimaddi hakka isabet eden kısmı transfer fiyatlandırması esaslarına göre ayrıştırılmak suretiyle söz konusu istisnaya konu edilebilir.

    Ar-Ge projesi kapsamında geliştirilen ürüne ilişkin olarak teknoloji geliştirme bölgesi içinde verilen, uyarlama, yerleştirme, geliştirme, revizyon, ek yazılım gibi faaliyetlerden elde edilen kazançlar da kurumlar vergisinden istisnadır.

    Nakit sermaye artışı yapan kurumun bir başka kuruma devri halinde faiz indirimi nasıl yapılır?

    (02.08.2019 tarih ve 66713 sayılı özelge)

    Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi hükümleri ve 1 seri no.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliğinde yapılan açıklamalar çerçevesinde, devralınan şirketin nakdi sermaye artırımına ilişkin hesapladığı ve kazanç yetersizliği nedeniyle 2017 yılında yararlanamadığı nakdi sermaye artışı indirimi ile söz konusu sermaye artışına ilişkin olarak 2018 ve müteakip yıllarda devralan şirket tarafından hesaplanacak nakdi sermaye artışı indirimlerinin, devralan şirketin kurumlar vergisi beyannamesinde kurumlar vergisi matrahının tespitinde dikkate alınması mümkün bulunmaktadır.

    Öte yandan, devir işleminden kaynaklanan sermaye artırımları dolayısıyla Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde hüküm altına alınan indirimden yararlanılması mümkün değildir.

    Serbest bölgede yapılan fason işlerden elde edilen kazanç üretim faaliyeti kazancı sayılabilir mi?

    (16.07.2019 tarih ve 268484 sayılı özelge)

    Şirketin serbest bölge faaliyet ruhsatında belirtildiği şekilde üretim faaliyetiyle sınırlı olmak üzere bu bölgelerde gerçekleştirdiği faaliyetleri dolayısıyla elde ettiği kazançlarının, 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu Genel Tebliği ile 1 seri no.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliğinde belirtilen şartları taşıması halinde, Avrupa Birliğine tam üyeliğin gerçekleştiği tarihi içeren yıllık vergileme döneminin sonuna kadar kurumlar vergisi istisnasından yararlanması mümkün bulunmaktadır.

    Ancak, …/2018 tarihinde alınan faaliyet ruhsatı ile ilgili olarak serbest bölgede bulunan firmaların deri üretimi için gönderdiği derilerin, fason olarak işleme tabi tutulmasından elde edilen kazançlar, üretim faaliyetinden elde edilen kazanç olarak değerlendirilemeyecek olup, bu kazançlar dolayısıyla serbest bölge kazanç istisnasından yararlanılması mümkün bulunmamaktadır.

    Bağış olarak inşa edilen okul için yapılan harcama kurum kazancından indirilebilir mi?

    (01.07.2019 tarih ve 214460 sayılı özelge)

    Bir vakıf ile yapılan Bağış Protokolüne istinaden yapımı gerçekleştirerek doğrudan Vakfa yapılan özel eğitim iş uygulama merkezi binası ve müştemilatı bağışının; anılan Vakıf ile İl Milli Eğitim Müdürlüğü arasında imzalanan protokol gereği ilgili kamu kurumuna (Milli Eğitim Bakanlığına) devredilecek olması nedeniyle, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendi kapsamında değerlendirilmesi mümkün bulunmaktadır.

    Avans ödemesinden stopaj yapılması sonrasında devir sözleşmesi çerçevesinde zirai ürünün bir başka firma tarafından alımında yeniden stopaj yapılır mı?

    (08.07.2019 tarih ve 258921 sayılı özelge)

    Ticaret borsasına tescili zorunlu tütün ürünü için tescile konu ürün bedelinin tamamı üzerinden tevkifat yapılması gerekmekte olup, aynı ürün için avans olarak ödenen bedeller üzerinden ürünü devreden şirketler tarafından yapılan gelir vergisi tevkifatlarının fazla ve yersiz olarak yapıldığının belgelendirilmesi halinde, fazlalığa isabet eden tutarların 252 Seri no.lu Gelir Vergisi Genel Tebliği uyarınca üreticilere red ve iade edilmesi mümkün bulunmaktadır.

    Mahsup edilemeyen geçici vergi sosyal güvenlik kurumuna olan borca mahsup edilebilir mi?

    (09.07.2019 tarih ve 125694 sayılı özelge)

    Kurumlar vergisi beyannamesinde hesaplanan kurumlar vergisinden mahsup edildikten sonra kalan ödenen geçici vergi kaynaklı iade alacağının;

    – Öncelikle Maliye Bakanlığına bağlı tüm tahsil dairelerine olan muaccel borçlara mahsup yapılması,

    – Bu mahsup sonrası kalan bir tutarın bulunması halinde bu tutarın, alacaklı amme idaresi olan Devletin gümrük mevzuatından doğan amme alacaklarını takiple görevli Ticaret Bakanlığına bağlı tahsil dairelerine bulunan muaccel borçlara mahsup edilmesi,

    – Bu mahsup sonrasında da iadesi gereken bir tutarın bulunması halinde Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) olan ve 6183 sayılı Kanun’a göre takip edilen muaccel prim ve diğer borçlara ödenmek üzere SGK’ya aktarılması

    gerekmektedir.

    Ortaktan alacağın 6736 sayılı Kanun kapsamında silindiği durumda borçlu bu tutarı gelir yazmak zorunda mıdır?

    (16.07.2019 tarih ve 129908 sayılı özelge)

    Ortağı olunan anonim şirketin, şirkete verdiği borca ilişkin 6736 sayılı Kanun kapsamında beyanda bulunarak kayıtlarını düzeltmesi durumunda, beyan edilen söz konusu tutarın, borcu alan şirket tarafından kurum kazancının tespitinde gelir olarak dikkate alınması gerekmekte olup söz konusu tutarın “331 Ortaklara Borçlar” hesabından çıkarılarak “679 Diğer Olağandışı Gelir ve Karlar” hesabına kaydedilmesi ve kurum kazancına dahil edilmesi gerekmektedir.

    Sigorta aracılık hizmeti yapan şirketin servis aracı olarak kullanmak için aldığı Audi Q3 1,4 Turbo FSİ 150HP PI marka araç için ödenen ÖTV ve KDV gider yazılabilir mi?

    (16.07.2019 tarih ve 84986 sayılı özelge)

    Sigorta aracılık hizmeti faaliyetinde bulunan şirket tarafından servis aracı olarak kullanılmak amacıyla satın alındığı ifade edilen binek otomobile ilişkin KDV’nin, KDV Kanunu’nun 30/b maddesi kapsamında indirim konusu yapılması mümkün değildir.

    KDV Kanunu’nun 17/4-e maddesi kapsamında, banka ve sigorta muameleleri vergisi kapsamına giren işlemler ve sigorta aracılarının sigorta şirketlerine yaptığı sigorta muamelelerine ilişkin işlemler KDV’den istisna olduğundan, bu istisna kapsamdaki işlemler ile ilgili yüklenilen KDV’nin de indirimi mümkün değildir.

    Öte yandan, servis aracı olarak kullanılmak üzere satın alındığı ifade edilen binek otomobil ile işletmenin faaliyet konusu ve dolayısıyla ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi arasında doğrudan illiyet bağının bulunması, münhasıran şirket faaliyetlerinde kullanılması, şirket ortak veya çalışanlarının özel işlerinde kullanılmaması halinde, söz konusu binek otomobile ilişkin amortismanlar ile bu araca ait masrafların kurum kazancının tespitinde indirim konusu yapılması mümkün olup iktisabında ödenen ÖTV ile indirim konusu yapılamayan KDV’nin taşıtın maliyet bedeline ilave edilerek amortisman ayırmak suretiyle itfası veya doğrudan gider olarak dikkate alınması mümkündür.

    Ancak, söz konusu binek otomobilin işletme faaliyetlerinde kullanılmayacak mahiyette olması, işletmenin faaliyet konusu ile arasında uygun bir bağın bulunmaması, yani ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesinde bir katkısının olmaması, münhasıran şirket faaliyetlerinde kullanılmayarak şirket ortak veya çalışanlarının şahsi ihtiyaçları için kullanılması halinde ise binek otomobile ait amortismanlar ile masrafların, safi kurum kazancının tespitinde gider olarak dikkate alınması mümkün değildir.

    Sigorta acenteleri GVK mükerrer 121. maddede yer alan indirimden yararlanabilir mi?

    (16.07.2019 tarih ve 52725 sayılı özelge)

    Sigorta acenteliği faaliyetiyle uğraşan ve sigorta veya reasürans şirketi olmayan şirketin, Gelir Vergisi Kanunu’nun mükerrer 121. maddesinde yer alan şartları sağlaması durumunda, anılan madde kapsamında vergi indiriminden faydalanması mümkündür.

    Yurt dışında yayınlanmak şartıyla internet ortamında reklam hizmeti verenlere yapılan ödemeler stopaja tabi midir?

    (17.07.2019 tarih ve 579305 sayılı özelge)

    Dar mükellefiyete tabi kurumların ticari kazançlarının Türkiye’de kurumlar vergisine tabi tutulabilmesi için Türkiye’de Vergi Usul Kanunu hükümlerine uygun bir işyeri bulunması veya daimi temsilci bulundurmaları ve kazancın bu yerlerde veya bu temsilciler vasıtasıyla yapılan işlerden elde edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, kanuni ve iş merkezi Türkiye’de bulunmayan kurumların;

    – Yurt dışında elde ettikleri ticari kazançları Türkiye’de kurumlar vergisine tabi olmadığından ve

    – Sözleşme de dahil olmak üzere hizmete ilişkin süreçlerin Türkiye’deki işyerinde veya daimi temsilcisi vasıtasıyla yürütülmemesi kaydıyla yurt dışında yayınlanmak üzere vermiş oldukları internet ortamında reklam hizmetleri Türkiye’deki işyerinde veya daimi temsilcisi vasıtasıyla yapılan işler olarak değerlendirilemeyeceğinden,

    Yurt dışındaki müşterilere yönelik olarak yurt dışında yayınlanan internet ortamında reklam hizmetlerine ilişkin olarak anılan kurumlara yapılacak ödemelerden 476 sayılı Karar kapsamında vergi kesintisi yapılmasına gerek bulunmamaktadır.

    Satış noktalarına bedelsiz verilen veri cihazı için yapılan harcama ve amortisman tutarı gider olarak dikkate alınabilir mi?

    (24.07.2019 tarih ve 599580 sayılı özelge)

    Ticari faaliyet kapsamında ürün satış bilgilerini, potansiyel müşteri verileri, hava durumu, sosyal aktivite gibi özel verileri de dikkate alarak analiz etmek üzere, bakkal, market vb. perakende satış yapan yerlere bedelsiz olarak teslim edilen veri cihazları dolayısıyla Vergi Usul Kanunu’na göre ayrılan amortisman tutarlarının, ilgili olduğu dönemde Gelir Vergisi Kanunu’nun 40. maddesinin birinci fıkrasının (7) numaralı bendine göre kurum kazancının tespitinde gider olarak dikkate alınması mümkün bulunmaktadır.

    Satış noktalarına bedelsiz konulan ve üye işyerleri (bakkal/market) ile yapılan protokolün feshedilmesi halinde geri alınacak olan veri aktarım cihazının amortisman listesinin (3.49.1) numaralı sırası kapsamında, faydalı ömür 5 yıl ve amortisman oranı %20 dikkate alınmak suretiyle amortisman yoluyla itfa edilmesi gerekmektedir.

    Bir şirketten alınarak ortağı olunan adi ortaklığa aktarılan borç örtülü sermaye hesabında dikkate alınır mı?

    (26.07.2019 tarih ve 608231 sayılı özelge)

    Adi ortaklıklar hem Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 1. maddesinde sayılan kurumlar arasında yer almadığından hem de adi ortaklık bünyesinde ortaya çıkan kar veya zarar adi ortaklıktaki hisse oranında kazanca dahil edilerek vergilendirileceğinden, şirket tarafından adi ortaklığa aktarılan borcun yine işletmede kullandığının kabulü gerekmekte olup borcun başka bir kuruma aktarılmış olmasından da bahsedilemeyecektir.

    Buna göre, bir başka şirketten alınan borcun tamamının (gerek işletme harcamalarında kullanılan kısmının gerekse ortağı olduğunuz adi ortaklığa aktarılan kısmının) örtülü sermayenin tespitinde dikkate alınması gerekmektedir.

    Sat-geri kirala işlemi çerçevesinde finansal kiralama şirketine satışı yapılan gayrimenkule ait tapu harcı gider yazılabilir mi?

    (25.07.2019 tarih ve 603555 sayılı özelge)

    Şirket aktifine kayıtlı bulunan taşınmazın 6361 sayılı Kanun kapsamında, geri kiralama amacıyla ve sözleşme sonunda geri alınması şartıyla, finansal kiralama şirketine satışı sırasında Harçlar Kanunu’na bağlı (4) sayılı tarifenin I-20/g bendi uyarınca ödenen tapu harcı vb. giderlerin, söz konusu satıştan doğan kazanç kurumlar vergisinden istisna olduğundan, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 5. maddesinin üçüncü fıkrasına göre, istisna dışı kurum kazancından indirilmesi veya söz konusu ödemelerin özel fon hesabına alınması gereken tutardan mahsup edilmesi mümkün bulunmamakta olup söz konusu giderlerin kanunen kabul edilmeyen gider olarak dikkate alınması gerekmektedir.

    Şirket aktifine kayıtlı şişme bota ilişkin giderler kazancın tespitinde dikkate alınabilir mi?

    (25.07.2019 tarih ve 605671 sayılı özelge)

    Aktife kayıtlı botun kiralanması işlemi şirketini esas faaliyet konusu ile ilgili olmadığından söz konusu botu kullanmak için istihdam edilen personele yapılan ücret ödemeleri de dahil olmak üzere bu bota ilişkin giderlerin ve amortismanın kurum kazancınızın tespitinde dikkate alınması mümkün değildir.

    Bota ilişkin giderler kurum kazancının tespitinde indirim olarak dikkate alınamadığından, KDV Kanunu’nun 30/d maddesine göre bu giderler için ödenen KDV’nin de indirim konusu yapılması mümkün bulunmamaktadır.

    İmar Uygulamasından Kaynaklanan Davalar

    – 3194 sayılı Yasanın 18. maddesi arazi ve arsa düzenlemesi başlığını taşımakta olup, uygulamada 18. uygulaması diye adlandırılmaktadır. Söz konusu madde 13 fıkradan oluşan oldukça uzun bir madde olduğu gibi, aşağıda metinlerini verdiğimiz kararlardan da anlaşılacağı üzere, uygulanmasından kaynaklanan uyuşmazlıkların sayısı da oldukça fazladır. Bir önceki maddeden farklı olarak 18. madde uygulamasında taşınmaz mal maliklerinin rızası aranmamaktadır. Buna göre, imar sınırları içinde bulunan, içinde her hangi bir yapı olan veya olmayan, tüm taşınmazların birbirleri ile yol fazlaları ile, kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye, bunları yeniden imar planına uygun ada ve parsellere ayırmaya, müstakil, hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve ilgili tapu idarelerine resen tescil ettirmeye belediye ve mücavir alan içinde ilgili belediyeler, belediye ve mücavir alan dışındaki yerlerde ise valilikler yetkilidir”.

    – Maddenin ikinci fıkrasında düzenleme ortaklık payı hususu düzenlenmiştir. 02.11.1985 gün ve 11916 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, İmar Kanunun 18 İnci Maddesi Uyarınca Yapılacak Arazi ve Arsa Düzenlemesi İle İlgili Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 3. maddesinde, düzenleme ortaklık payı,“düzenlemeye tabi tutulan yerlerin ihtiyacı olan yol, meydan, park, yeşil saha, genel otopark gibi umumi hizmetlere ayrılan ve tescile tabi olmayan alanlar ile cami, karakol yarleri ve ilgili tesisler için kullanılmak üzere, düzenleme dolayısıyla meydana gelen değer artışları karşılığında düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların, düzenlemeden önceki yüzölçümlerinden %35’e kadar düşülebilen miktar ve/veya zorunlu hallerde malikin muvafakatı ile tesbit edilen karşılığı bedeldir,” şeklinde tanımlanmıştır. 18 maddenin 2 fıkrasına göre, düzenleme ortaklık payı en fazla düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkı üzerinden alınabilir. İlgili belediye veya valilikler düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsalarda bu düzenleme dolayısıyla meydana gelebilecek olan değer artışlarına karşılık olarak da düzenleme ortaklık payı olarak düşülebilir. Ayrıca 6704 sayılı Kanunun 9. maddesiyle 3194 sayılı Kanunun 18’inci maddesinin üçüncü fıkrasına “yol” ibaresinden sonra gelmek üzere “otoyol hariç erişme kontrolünün uygulandığı yol, su yolu,” ibaresi eklenmiştir.

    – 03.12.2003 gün ve 5006 sayılı Yasa ile 18. maddeye eklenen 3 fıkra hükmünde ise, düzenleme ortaklık payı olarak alınan yerlerin ne şekilde kullanılacağı hususuna yer verilmiştir. Buna göre, düzenlemeye tabi tutulan yerlerde olmak üzere, ilk ve ortaöğretim kurumları, yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumi hizmetler için gerekli olan bina ve bağlı tesisler yapımında kullanılabilir. Bunlar dışında başka bir maksatla kullanılamaz. Hemen belirtelim ki, bu fıkra hükmünde umumi hizmetlere ilişkin olarak yapılabilecek yapılar örnekleme yoluyla sayılmıştır. Burada yer almayan ama genel olarak o yöre halkı için faydalı olduğu düşünülen hizmetlerde de kullanılabilir. Bu düzenleme yerinde bir düzenleme olmuştur. Bu düzenleme ile belediye veya valiliklerin düzenleme ortaklık payı adı altında vatandaştan aldıkları taşınmazları gelir elde etmek için veya üçüncü kişilere yarar sağlamalarının önüne geçilmiştir. Yasa koyucu, imar planlarında ve imar programlarında umumi hizmetlere ayrılan yerler için kullanılması gereken arazi ve arsa miktarının düzenleme ortaklık payı olarak alınan alanlardan fazla olması halinde ne yapılması gerektiği hususunu da düzenlemiştir. Buna göre, umumi hizmetlere ait bina ve tesislerin yapımı için gerekli olan yerlerin ilgili belediye veya valilik tarafından kamulaştırılması gerektiği şeklinde ifade edilmiştir. Bir başka ifadeyle, yasa koyucu umumi hizmetleri ve bu hizmetler için kullanılacak arazi ve arsa konusunu daha öncelikli olarak görmüş ve bu hizmetlerin görülmesinin ihmal edilmemesini istemiştir. Kamulaştırma işlemleri de yine 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na göre yapılacaktır.

    – İmar planlarında kamu hizmetlerine ayrılan yerlerde yapı bulunması halinde, bu yapılar ilgili belediye veya valilikçe kamulaştırılmadıkça yıktırılamayacağı da maddenin 10. fıkrasında açıkça vurgulanmıştır. Yine, herhangi bir parselden bir miktar sahanın kamulaştırılmasının gerekmesi halinde, düzenleme ortaklık payı, kamulaştırmadan arta kalan saha üzerinden ayrılacaktır.

    – Yasa koyucu 18. maddenin 6. fıkrasında çok önemli bir hususu vurgulamıştır. Buna göre, herhangi bir parselden ancak bir defa düzenleme ortaklık payı alınabilir. Yani bir parselden bir defa düzenleme ortaklık payı alındıktan sonra bir daha bu yola başvurulamaz. Hemen belirtelim ki bu parselden bir daha düzenleme ortaklık payı alınamıyor olması, o parselin yeni bir imar planı ile yeniden bir düzenlemeye tabi tutulmasına engel değildir. Daha önceden düzenleme yapılan bir alan, kamu yararı doğrultusunda, şehirleşme ilkeleri ve planlama esaslarına uygun olarak yeniden düzenleme yapılarak kullanım amacı değiştirilebilir. Plan değişikliği ile kullanım amacı değiştirilen parselden ikinci kez düzenleme ortaklık payı alınamaz. Kamu yararının zorunlu kılması halinde söz konusu alanda kamulaştırma yapılabilir. Aynı şekilde üzerinden düzenleme ortaklık payı alınan arazi ve arsalardan, değerlendirme resmi alınmaz.

    – Maddenin 8. fıkrasında ise, üzerinde bir yapı bulunan ve hisseli olan parsellerde, şüyulandırma işlemi sadece zemin için yapılır. Binanın bedeli zeminden ayrıca dikkate alınır. Yasa koyucu mümkün olduğu müddetçe mevcut yapıların muhafazasını ve tek parsel içinde kalmasını istemiştir. Buna göre, imar planı açısında yıkılması gerekmeyen yapıların bir parsel içinde kalması gerektiği vurgulanmıştır. Öte yandan, imar planına veya ilgili mevzuata göre tamamının veya belli bir kısmının ortadan kaldırılması gereken yapıların ise, tek bir parsel içinde bulunma koşulu aranmamıştır. Burada bu tür yapıların yıkılabilmesi için yapı sahiplerine bedelinin ödenmesi gerekir. Hisseli olarak bir parsel içinde bulunan ya da bir kaç parsel içinde bulunan ve yıkılması gereken bu yapıları yapı sahipleri kullanmaya devam ederler. Bu kullanım ise, yapı için takdir edilen bedelin tamamının hisse ya da parsel sahiplerinin tamamına ödenmesine, tarafların aralarında yapıyı kullanmayacaklarına dair anlaşmasına ya da ortaklıgın (şüyuu) giderilmesine kadar devam eder.

    – Yasa koyucu imar uygulamasına konu edilen arsalarda bulunan yapılarda değişiklik veya esaslı tamirler yapılamasını da yasaklamıştır. Ancak küçük ölçekteki ve zaruri nitelikteki tamiratlar yapılabilir. İlgili parsel sahibinin bu konuda onayının bulunması halinde veya plan veya mevzuat hükümlerine göre tamiratta mahsur bulunmayan hallerde yapılarda esaslı tamiratlar yapılabilecektir.

    – 18. madde hükümlerinin tatbiki mümkün olmayan hallerde, imar planı ve yönetmelik hükümlerine göre müstakil inşaata elverişli olan kadastral parsellere de plana göre inşaat ruhsatı veril bilinecektir. Buna göre, 18. mad- de uygulamasının yapılamamış olmasının parselin maliklerine bu taşınmazlarını değerlendirme hususunda bir kısıtlılık getirmeyeceği vurgulanmak istenmiştir.

    – Maddenin 12. fıkrası belediye ve valilikleri imar planı gereği olarak yapmaları gereken kamulaştırmaların getireceği maddi yüklerden kurtarmak için getirilen bir düzenlemedir. Buna göre, ilgili belediye veya valilik ödeyecekleri kamulaştırma bedeli yerine kendi (belediye veya valilik) mülkiyetine ait ve müstakil yapı yapılmaya müsait olan yerlerden taşınmaz malikine verebilirler (trampa edebilir). Belediye veya valiliğin bu yola başvurabilmesi için kamulaştırılan taşınmaz malikinin bu konuda muvafakatinin bulunması gerekir.

    – 3194 sayılı Yasa’nın son fıkrasında ise, imar planı olmayan yerlerde her türlü yapılaşma amacıyla arsa ve parsellerin hisselere ayıracak özel parselasyon planları ve satış vaadi sözleşmelerinin yapılması yasaklanmıştır. Bu kuralın istisnaları ise, veraset yolu ile intikal eden, bu Kanun hükümlerine göre şüyulandırılan Kat Mülkiyeti Kanunu uygulaması, tarım ve hayvancılık, turizm, sanayi ve depolama amacı için yapılan hisselendirmeler ile cebri icra yolu ile satılanlar şeklinde yine bu fıkra hükmünde ifade edilmiştir.

    İmar Plan Değişikliklerinden Kaynaklanan Davalar İçin Örnek Yargı Kararları

    İmar planlarına ilişkin uyuşmazlıklarda temyiz mercii Danıştay 6. Dairesidir.

    İl çevre düzeni planının 21/03/2014-21/04/2014 tarihleri arasında sadece Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ilan panosunda ilan edildiği, bunun yanında ilgili idare olan Sakarya Büyükşehir Belediyesi ilan panosunda ve internet sayfasında ilan edilmediği davacının itirazının yetkili olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığına gönderilmediği dikkate alındığında itirazın reddine ilişkin büyükşehir belediye meclisi kararının tebliği üzerine anılan işlemin iptali istemiyle yasal sürede açılan davada süre aşımı bulunmamaktadır”. 

    Dava konusu belediye meclisi kararı ile imar planında hangi kullanım kararında bulunursa bulunsun bir taşınmazın imar planı değişikliği talebinde bulunulması halinde, özel proje alanı ya da özel yurt alanı olarak ayrılmasına olanak sağlandığı, imar mevzuatı, uyarınca alanda büyük bir ihtiyaç var ise bu yöndeki imar planı değişikliğinin imar planı lejantı ve plan çizim normlarına göre hazırlanması, imar planı açıklama raporunun bulunması ve bu doğrultuda her parsel için inceleme yapılması suretiyle gerçekleştirilmesi gerekirken genel bir ön kabul ile yapılmasında mevzuata uyarlık bulunmadığından davanın reddi yolundaki İdare Mahkemesi kararında isabet görülmemiştir”. 

    Bilgi Notu 3194 sayılı Kanuna göre; nazım imar planları, bir kentin gelecekteki nüfus ve işgücü tahmin ve dağılımlarına bağlı olarak alacağı formu ve ticaret, sanayi, konut gibi bölgelerle iskan bakımından yoğun veya seyrek bölgeleri ve iskana elverişli, iskana elverişli olmayan veya iskana izin verilmeyen bölgeleri, sosyal donatı alanları kamusal ve yeşil alanları da içerecek şekilde kentin gelişme yönlerini, ana ulaşım sistemine ait bilgileri ana hatları ile göstermek suretiyle arazi parçalarının kullanma şekillerini belirleyen planlardır. Bu planlarda yerleşmenin gelişme yönü, büyüklüğü ve arazi kullanımlarının fonksiyonel dağılımı ve genel yoğunlukları belirlenmekte ve alt ölçekteki uygulama imar planları da ancak nazım imar planları esaslarına göre çizilebilmektedir.

    Plan yapımına dair teknik kuralları belirleyen ve işlem tarihinde yürürlükte bulunan Plan Yapımına Ait Esaslara Dair yönetmeliğin 18. maddesinde yer alan “Her ölçekteki planlar Ek 2 de verilen lejant ve plan çizim normlarına göre hazırlanır.” düzenlemesi gereğince de plan çizimi ve arazi kullanımları gösterim şekillerinin, İmar Planı Yapımına ait Esaslara Dair yönetmelik eki plan ile lejant hükümlerine uygun olması gerekmektedir.

    Plan değişikliği isteminin şehircilik ve planlama ilkeleri dikkate alınarak incelenmesi gerekirken diğer hissedarın muvafakatinin olmadığından bahisle reddedilmesinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır’”.  Anılan kararda; belediye meclisince plan bütünlüğü, yolun devamlılığı, bağlantıları dikkate alınarak planlama kriterlerine göre 7 metrelik yolun güzergahının değiştirilip değiştirilmeyeceği incelenerek plan değişikliği hakkında karar verilmesi gerektiğinden, plan değişikliği isteminin reddine ilişkin işlemde hukuka uyarlık bulunmadığına ve Mahkemece özel hukuk alanına ilişkin düzenlemeler getiren Medeni Kanun’un 688., 691. ve 692. Madde hükümleri uyarınca taşınmazın tüm hissedarlarının muvafakati olmadan taşınmazın niteliğini değiştirecek işlemler yapılamayacağı gerekçesiyle davanın reddedilmesinde hukuka uyarlık bulunmadığı ifade edilmiştir.

    Bilgi Notu İmar planlarının, planlanan yörenin bugünkü durumunun, olanaklarının ve
    ilerideki gelişmesinin gerçeğe en yakın şekilde saptanabilmesi için coğrafi veriler, beldenin kullanılışı, donatımı ve mali bilgiler gibi konularda yapılacak araştırma ve anket çalışmaları sonucu elde edilecek bilgiler ışığında, çeşitli kentsel işlevler arasında var olan ya da sağlanabilecek olanaklar ölçüsünde en iyi çözüm yollarını bulmak belde halkına iyi yaşama düzeni ve koşulları sağlamak amacıyla kentin kendine özgü yaşayış biçimi ve karakteri, nüfus, alan ve yapı ilişkileri, yörenin gerek çevresiyle ve gerekse çeşitli alanları arasında olan bağlantıları, halkın sosyal ve kültürel gereksinimleri, güvenlik ve sağlığı ile ilgili konular göz önüne alınarak hazırlanması gerekmektedir. İmar planlaması kamu yararı amacıyla yapıldığı için, kamu düzeni ve yararını koruyan kanunlarla yerleşim birimlerinin fiziksel mekanlarının şekillenmesi amaçlanır. Fiziksel mekanların planlanmasının hukuki boyutunu, başta Anayasa olmak üzere İmar Kanunu, diğer ilgili kanunlar ve imar yönetmelikleri ile birer düzenleyici işlem olduğunda kuşku bulunmayan imar planları oluştururken; fonksiyonel boyutunu ise kamu yararı oluşturmaktadır.

    Uyuşmazlığa konu taşınmazın tarım dışı amaçla kullanılmasının uygun görülmesinin gerekçesi ve bu gerekçenin yasada sayılan şartlara uygun olup olmadığı hususunun tespit edilerek dava hakkında karar verilmesi gerekirken tarım arazilerinin tarım dışı kullanımına yetkili Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca izin verildiğinden taşınmazın tarım dışı amaçla kullanılamayacağından bahisle plan sınırları içine alınmamasına ilişkin nazım imar planının iptalinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır””.

    Koruma mevzuatı açısından davaya konu planlar hazırlanırken plan hükümlerinin kentsel koruma planlama esas ve ilkelerine uygun hazırlanmadığı, bölgenin eski harita ve diğer belgelerin değerlendirilmesi ve koruma planlaması ile esasları gözetilerek plan kararları ile yapılaşma koşullarının yeniden belirlenmesi, elde bulunan fotoğraf, kalıntı vb. belgelerin değerlendirilmesi suretiyle ayrıntılı bir planlama çalışması yapılarak eski dokunun yaşatılmasına özen gösterilmesi gerekirken ayrıntılı bir inceleme yapılmadığından dava konusu koruma amaçlı imar planlarında hukuka uyarlık bulunmamaktadır”. 

    Vakıf senedinde; taşınmazın niteliğine, kullanım biçimine ve akar niteliğinin nasıl sağlanacağı hususuna açıkça yer verilmesi halinde, bu hususa riayet edilmesi gerekmekte ise de taşınmazın fiili kullanım durumuna göre planlama yapılması gerekliliğinden ve gelir getirici nitelikte olmayan fonksiyonlara ayrılamayacağından söz edilemeyeceğinden taşınmazın imar planında park ve dinlenme alanı olarak ayrılmasının şehircilik ilkeleri, planlama esasları ve üst ölçekli planlara uygunluğu yönünden irdelenmesi gerekir”. 

    1/5000 ölçekli imar planında park ve dinlenme alanında kalan taşınmazın önceki imar durumu doğrultusunda planda konut alanı olarak değiştirilmesi istemiyle yapılan başvurunun zımnen reddine dair davalı idare işleminin iptali istemiyle açılan davada ileri sürülen iddialar imar planına ait olmayıp taşınmaz üzerindeki kısıtlamaların doğurduğu sonuçlarla ilgili olduğundan imar planının taşınmazda doğurduğu sonuçların ortadan kaldırılması istemine cevap verilmeyerek reddinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır”. 

    Elektrik üretilmesinde genel olarak kamu yararı olduğu kabul edilebilir ise de, vadide somut proje ile elektriğin üretilecek olmasının sosyal hayata, o vadinin ekosistemine, canlı yaşamına vereceği onarımı mümkün olmayan zararlar nedeni ile üstün kamu yararının söz konusu vadinin korunması olduğu, elektriğin başka şekilde de üretilebileceği ama UNESCO tarafından Türkiye’nin ilk ve tek ‘dünya biyosfer rezervi’ ilan edilen bu vadinin korunmasının daha önemlidir”. 

    Konut adası içinde tampon bölge oluşturulmadan akaryakıt ve LPG kullanımı getirilmesine ilişkin imar planı değişikliğinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır?. 

    Bilgi Notu Genel ilke olarak plan kararları ile fiziksel çevreyi sağlıklı bir yapıya kavuşturmak, yatırımların yer seçimlerini ve gelişme eğilimlerini yönlendirmek ve toprağın korunma, kullanma dengesini en rasyonel biçimde belirlemek amaçlanır. Bu amaç çerçevesinde, nazım ve uygulama imar planları ölçeğinde hangi usül ve esaslara göre planlama yapılacağı ayrıntıları ile 3194 sayılı İmar Kanunu ve ilgili Yönetmeliklerde düzenlenmiştir. 3194 sayılı Kanunun 5. maddesinde, Uygulama İmar Planı ise; tasdikli halihazır haritalar üzerine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak nazım imar planı esaslarına göre çizilen ve çeşitli bölgelerin yapı adalarını, bunların yoğunluk ve düzenini, yolları ve uygulama için gerekli imar uygulama programlarına esas olacak uygulama etaplarını ve diğer bilgileri ayrıntıları ile gösteren plan olarak tanımlanmıştır. İmar planlarının, planlanan yörenin bugünkü durumunun, olanaklarının ve ilerideki gelişmesinin gerçeğe en yakın şekilde saptanabilmesi için coğrafi veriler, beldenin kullanılışı, donatımı ve mali bilgiler gibi konular-da yapılacak araştırma ve anket çalışmaları sonucu elde edilecek bilgiler ışığında, çeşitli kentsel işlevler arasında var olan ya da sağlanabilecek olanaklar ölçüsünde en iyi çözüm yollarını bulmak belde halkına iyi yaşama düzeni ve koşulları sağlamak amacıyla kentin kendine özgü yaşayış biçimi ve karakteri, nüfus, alan ve yapı ilişkileri, yörenin gerek çevresiyle ve gerekse çeşitli alanları arasında olan bağlantıları, halkın sosyal ve kültürel gereksinimleri, güvenlik ve sağlığı ile ilgili konular göz önüne alınarak hazırlanması gerekmektedir.

    Anılan ölçütlere göre hazırlanan imar planları zamanla planlanan alandaki koşulların zorunlu kıldığı biçimde ve yasalarda öngörülen yöntemlere uygun olarak değiştirilir. Plan değişikliği istemlerinin sadece plan değişikliği yapılan alanın değil plan bütünlüğü göz önünde bulundurularak planlanan yörenin tümünün çevre, ulaşım, trafik gibi ilişkilerinin kapsamlı bir biçimde ele alınarak, kamu yararına uyarlık bulunup bulunmadığının araştırılması gerekmektedir. İmar planları bölgenin planlı gelişiminin sağlanması için çeşitli kentsel işlevler arasında var olan ya da sağlanabilecek olanaklar ölçüsünde en iyi çözüm yollarını bulmak, belde halkına iyi yaşama düzeni ve koşulları sağlamak amacıyla hazırlandığından, yalnızca taşınmazın mevzuatta belirtilen tüm teknik koşulları sağlaması nedeniyle belirli bir işleve ayrılması mümkün olmayıp, o kullanıma yönelik olarak bölgenin ihtiyacı, şehircilik ve planlama ilkeleri ve taşınmaz ile çevresinin durumu plan bütünlüğü içerisinde değerlendirilerek taşınmazın plandaki fonksiyonuna karar verilmelidir. Aksi bir düşünce mevzuattaki koşulları sağlayan tüm parsellerin şehircilik ve planlama ilkeleri açısından uygun olan değil istenilen fonksiyona dönüştürülmesi anlamına gelir. Oysa planda akaryakıt istasyonu kullanımının plan bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Gözönüne alındığında ada bazında öngörülen fonksiyonlarla örtüşmeyecek şekilde ayrıcalıklı bir konumda akaryakıt ve LPG istasyonu kullanımı getirilmesinde şehircilik ilkelerine planlama esaslarına ve kamu yararına uyarlık bulunmadığı hakkında D.6.D, 28/03/2014, E.2013/5536, K.2014/2440, DD, 5.137, 148-152.

    Taşınmazın kullanımı yönünden uyuşmazlığa konu uygulama imar planı, üst ölçekli plana aykırı ise de, tarım arazileri açısından istisnai düzenlemeler getiren 5403 sayılı Kanun’a göre, taşınmaz hakkında tarımsal amaçlı kullanım açısından fonksiyon belirlemelerine gidilebileceğinden bu belirlemelerin tarımsal ilkelere, kamu yararına ve planlama esaslarına uygun olup olmadığının objektif ve somut olarak ortaya konulması gerekir.

    Bölgenin bütününe hitap etmeyen ve yeşil alan sürekliliği oluşturmayan taşınmazın büyük bir kısmının boş olması nedeniyle imar planında yeşil alan olarak belirlenemeyecektir327. Anılan karara bakıldığında; Uyuşmazlıkta; 434 m2 yüzölçümlü davacıya ait taşınmazın 1/1000 ölçekli uygulama imar planı ile 1/5000 ölçekli nazım imar planında tamamının “park alanı” olarak ayrıldığı, ancak söz konusu taşınmaza “park alanı” fonksiyonu verilirken, bir bölge, bir doğal eşik veya belirli bir coğrafi konum yeşil alan olarak belirlenebilecek iken, plan paftasının bir bütün olarak değerlendirilmesinden anlaşılacağı gibi planlama tekniği ve şehircilik ilkesinden bağımsız olarak konut adaları içerisindeki bir taşınmazın büyük bir kısmının yapılaşmamış olması nedeniyle yeşil alan olarak seçildiği, bu alanın bölgenin bütününe hitap eden ve yeşil alan sürekliliği oluşturacak özelliklere sahip olmadığı anlaşıldığından, dava konusu işlemlerde hukuka uyarlık bulunmadığı ifade edilmiştir.

    Bilgi Notu İmar planlarının, planlanan yörenin bugünkü durumunun, olanaklarının ve ilerideki gelişmesinin gerçeğe en yakın şekilde saptanabilmesi için coğrafi veriler, beldenin kullanılışı, donatımı ve mali bilgiler gibi konularda yapılacak araştırma ve anket çalışmaları sonucu elde edilecek bilgiler ışığında, çeşitli kentsel işlevler arasında var olan ya da sağlanabilecek olanaklar ölçüsünde en iyi çözüm yollarını bulmak belde halkına iyi yaşama düzeni ve koşulları sağlamak amacıyla kentin kendine özgü yaşayış biçimi ve karakteri, nüfus, alan ve yapı ilişkileri, yörenin gerek çevresiyle ve gerekse çeşitli alanları arasında olan bağlantıları, halkın sosyal ve kültürel gereksinimleri, güvenlik ve sağlığı ile ilgili konular göz önüne alınarak hazırlanması gerekmektedir. Sosyal alt yapı niteliğindeki taşınmazlarla ilgili planlamada temel amaç sağlıklı bir çevre oluşturmaktadır. İmar planlarında öngörülen sosyal donatı alanlarının bir parçası olan yeşil alanların konumlarının belirlenmesi sırasında, şehircilik ve planlama ilkelerine göre sürekliliklerin sağlanması ve diğer donatı alanları ile bağlantılarının göz önünde bulundurulması zorunludur.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.