fbpx

    Süregelen Haciz İşleminin Kaldırılması İstemiyle Dava Açılmasında Süre Uygulaması

    Danıştay 9. Dairesi
    Tarih    : 16.02.2018
    Esas No : 2016/12236
    Karar No : 2018/707

    İYUK Md. 2, 7, 15

    SÜREGELEN HACİZ İŞLEMİNİN KALDIRILMASI İSTEMİYLE DAVA AÇILMASINDA SÜRE UYGULAMASI

    Taşınmazına uygulanan haciz işlemi nedeniyle tasarruf hakkı kısıtlanan dolayısıyla menfaati ihlal edilen davacının, süregelen haciz işleminin kaldırılması için dava açmasına bir engel bulunmadığından, haczin kaldırılması istemiyle açılan davada, uyuşmazlığın esası incelenip karar verilmesi gerekirken, süre aşımı nedeniyle davayı reddeden vergi mahkemesi kararında hukuka uyarlık bulunmadığı hk.

    İstemin Özeti: (…) Petrol Ür. San. ve Tic. Ltd. Şt.’nin vergi borçlarının tahsili amacıyla davacının taşınmazına uygulanan haczin kaldırılması istemiyle açılan davayı süre aşımı yönünden reddeden Vergi Mahkemesi’nin kararının; dilekçede ileri sürüler sebeplerle bozulması istenilmektedir.

    Karar: Uyuşmazlıkta, (…) Petrol Ür. San. ve Tic. Ltd. Şt.’nin vergi borçlarının tahsili amacıyla davacıya ait taşınmazına uygulanan haczin kaldırılması istemiyle açılan davayı süre aşımı yönünden reddeden Vergi Mahkemesi kararının bozulması istenilmektedir.

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 12. maddesinde; temel hak ve hürriyetlerin niteliği “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.” şeklinde tanımlanmış, 35. maddede de “Mülkiyet Hakkı” temel haklar arasında sayılmıştır.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasında, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları idari dava türü olarak sayılmış, 7. maddesinde, dava açma süresinin vergi mahkemelerinde otuz gün olduğu belirtilmiştir.

    Dosyanın incelenmesinden, davacının 26.03.2012 tarihli mal beyanı bildiriminde taşınmazlarının haczedildiğinden söz etmesi nedeniyle, bu tarihte haberdar olduğu hacze karşı otuz gün içerisinde işlemin iptali istemi ile dava açması gerekirken 11.03.2015 tarihinde açtığı davanın süre aşımı nedeniyle reddedildiği anlaşılmıştır.

    Taşınmazına uygulanan haciz işlemi nedeniyle tasarruf hakkı kısıtlanan dolayısıyla menfaati ihlal edilen davacının, süregelen haciz işleminin kaldırılması için dava açmasına bir engel bulunmadığından, haczin kaldırılması istemiyle açılan davada, uyuşmazlığın esası incelenip karar verilmesi gerekirken, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15/1-b maddesi uyarınca süre aşımı nedeniyle davayı reddeden vergi mahkemesi kararında hukuka uyarlık görülmemiştir.

    Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle, Vergi Mahkemesi’nin kararının bozulmasına, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 gün içinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, oybirliğiyle karar verildi.

    İhtiyati Haciz ve İhtiyati Tahakkuk Uygulaması

    Danıştay 7. Dairesi
    Tarih        : 15.02.2018
    Esas No   : 2016/1946
    Karar No  : 2018/935

    AATUH Md. 9, 13, 17

    İHTİYATİ HACİZ VE İHTİYATİ TAHAKKUK UYGULAMASI

    İlgililer hakkında ihtiyati haciz kararı alınabilmesi için incelemenin henüz tamamlanmamış olması gerektiği, vergi incelemesi tamamlandıktan sonra ihtiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk kararı alınamayacağı hk.

    İstemin özeti: Davacının 2008 yılı hesap ve işlemlerinin incelenmesi sonucu düzenlenen Vergi İnceleme Raporu uyarınca, 2008 yılının muhtelif dönemleri için re’sen tarhedilen özel tüketim vergileri ve kesilen vergi ziyaı cezaları nedeniyle, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 13. maddesinin 3. fıkrası ve 17. maddesi uyarınca alınan ihtiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk kararlarının iptali istemiyle açılan davayı; 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 344. maddesi uyarınca vergi ziyaı cezası kesilmesini gerektiren haller ile 359. maddede sayılan hallere temas eden bir amme alacağının salınması için gerekli muamelelere başlanılması halinde vergi incelemesine yetkili memurlarca yapılan ilk hesaplara göre belirtilen miktar üzerinden tahsil dairesince ihtiyati tahakkuk, ihtiyati haciz işlemlerinin tesis edilebileceği, bu işlemlerin tesis edilebilmesi için ayrıca bir şartın aranmadığı gerekçesiyle reddeden Vergi Mahkemesi kararının; olayda ithiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk kararı alınmasını gerektiren şartların gerçekleşmediği ileri sürülerek bozulması istenilmektedir.

    Karar: Temyiz başvurusu; davacının 2008 yılı hesap ve işlemlerinin incelenmesi sonucu düzenlenen Vergi İnceleme Raporu uyarınca, 2008 yılının muhtelif dönemleri için re’sen tarh edilen özel tüketim vergileri ve kesilen vergi ziyaı cezaları nedeniyle, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 13. maddesinin 3. fıkrası ve 17. maddesi uyarınca alınan ihtiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk kararlarının iptali istemiyle açılan davayı reddeden mahkeme kararının bozulması istemine ilişkindir.

    6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 13. maddesinin 1. fıkrasında, 9. madde gereğince teminat istenmesini mucip haller mevcut ise, hiçbir müddetle mukayyet olmaksızın alacaklı amme idaresinin mahalli en büyük memurunun kararıyla, haczin ne suretle yapılacağına dair olan hükümlere göre derhal tatbik olunacağı, 9. maddesinde ise, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 344. maddesi uyarınca vergi ziyaı cezası kesilmesini gerektiren haller ile 359. maddesinde sayılan hallere temas eden bir amme alacağının salınması için gerekli muamelelere başlanmış olduğu takdirde vergi incelemesine yetkili memurlarca yapılan ilk hesaplara göre belirtilen miktar üzerinden tahsil dairelerince teminat isteneceği ifade edilmiştir.

    6183 sayılı Kanun’un kamu alacağının korunması ile ilgili hükümlerini kapsayan Birinci Kısmının İkinci Bölümünde yer alan teminat istenilmesi, ihtiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk müesseseleri, henüz kamu alacağı olma niteliği kazanmamış vergi ve cezaların, tahakkuk ettikleri tarihte karşılaşılabilecek tahsil imkansızlığına bir önlem olarak öngörülmüştür. Vergi incelemesinin devam ettiği durumlarda yapılan ilk hesaplamalara göre teminat istenebilecek ve ihtiyati haciz kararı alınabilecektir. Diğer bir deyimle, bu madde uyarınca ilgililer hakkında ihtiyati haciz kararı alınabilmesi için incelemenin henüz tamamlanmamış olması gerekmektedir.

    Uyuşmazlıkta, davacı adına düzenlenen vergi inceleme raporları 22.05.2012 tarihinde tamamlandıktan sonra 23.07.2012 tarihinde dava konusu ihtiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk kararının alındığı anlaşılmaktadır.

    Bu durumda, vergi incelemesi tamamlandıktan sonra ihtiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk kararı alınamayacağından, davaya konu işlemlerde ve buna karşı açılan davayı reddeden mahkeme kararında isabet görülmemiştir.

    Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulüne ve mahkeme kararının bozulmasına, bozma kararı üzerine, Mahkemece yeniden verilecek kararla birlikte yargılama giderleri de hüküm altına alınacağından, bu hususta ayrıca hüküm tesisine gerek bulunmadığına, bu kararın tebliğ tarihini izleyen onbeş (15) gün içinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere oyçokluğu ile karar verildi(*)(**).

     

    (*)         KARŞI OY: Temyiz başvurusu; davacının 2008 yılı hesap ve işlemlerinin incelenmesi sonucu düzenlenen Vergi İnceleme Raporu uyarınca, 2008 yılının muhtelif dönemleri için özel tüketim vergileri salınmadan ve vergi zıyaı cezaları kesilmeden önce, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 17. maddesi uyarınca ihtiyati tahakkuk yapılması ve 13. maddesinin 3. fıkrası uyarınca ihtiyati haciz uygulanması yolunda tesis edilen işlemin iptali istemiyle açılan davayı reddeden mahkeme kararının, bozulması istemine ilişkindir.

    6183 sayılı Yasa’nın Birinci Kısmının İkinci Bölümü, kamu alacağının korunması ile ilgili hükümleri kapsamaktadır. Bu Bölümde; teminat istenmesi, ihtiyati haciz, ihtiyati tahakkuk ve diğer korunma hükümleri yer almaktadır. Teminat istenmesi, ihtiyati tahakkuk ve ihtiyati haciz; henüz kamu alacağı olma niteliği kazanmamış vergi ve cezaların, tahakkuk ettikleri tarihte karşılaşılabilecek tahsil imkansızlığına bir önlem olarak öngörülmüştür.

    6183 sayılı Yasa’nın 9. maddesi metninde; 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 344. maddesi uyarınca vergi ziyaı cezası kesilmesi gerektiren haller ile 359. maddesinde sayılan hallere temas eden bir amme alacağının salınması için gerekli muamelelere başlanmış olduğu takdirde, vergi incelemesine yetkili memurlarca yapılan ilk hesaplara göre belirtilen miktar üzerinden tahsil dairelerince teminat istenmesi kurala bağlanmıştır. Teminat istenmesini gerektiren durumların varlığı, 13. maddenin birinci fıkrasına bağlı (1) işaretli bent gereğince, hiçbir müddetle kayıtlı olmaksızın alacaklı amme idaresinin mahalli en büyük memurunun kararıyla ve haczin yapılmasına ilişkin kurallara göre ihtiyati haciz uygulanmasını ve 17. maddenin birinci fıkrası ile ikinci fıkrasına bağlı (1) işaretli bent uyarınca henüz tahakkuk etmemiş vergi ve cezaların ihtiyaten tahakkuk ettirilmesini de gerektirmektedir. Yasa, 213 sayılı Yasanın 344. maddede öngörülen durumlara ilişkin bir kamu alacağının salınması için gereken işlemlere başlanmış olmasını, yapılacak tarhiyata esas oluşturacak ve ilk hesaplamalara göre belirlenen vergi ve cezaların ihtiyaten tahakkuk ettirilerek teminat istenmesine yeterli saymıştır. 6183 sayılı Yasa’nın 18 ve 19. maddelerine göre matrahı belli olan vergi ve cezalar, itirazlı olsun olmasın, hesap edilen miktar üzerinden derhal tahakkuk ettirilmekte ancak, kanunlarına göre ödeme zamanları gelmeden tahsil edilmemekte ve itirazlı tarhiyatlarda kesinleşmenin vukuundan sonra hususi Kanun’un gerektirdiği tahakkukla, ihtiyati tahakkuk arasındaki farkın düzeltilmesi gerekmektedir. Bu düzenlemeler nedeniyle; özel Kanunlarına göre henüz tahakkuk etmemiş vergi ve cezalar hakkında, kamu alacağının güvenceye bağlanması amacıyla öngörülen teminat istenmesi; ihtiyati tahakkuk ve ihtiyati hacze karşı açılacak davaların, dava konusu edilmekle tahsili duran vergi ve cezalar hakkında yapılacak yargılamadan ayrı ve bağımsız olarak incelenmesi gerekmektedir.

    2008 takvim yılına ilişkin işlemleri incelenen davacı şirket adına, inceleme raporu 22.05.2012 tarihinde düzenlenmiş, vergi inceleme raporlarında önerilen vergilendirmelere ilişkin ihbarnameler ise 07.08.2012 tarihinde tebliğ edilmiş ve 23.07.2012 tarihli ve 4000 ve 4007 sayılı dava konusu işlemler ile davacının vergi dairesinde kayıtlı bulunan mallarına ihtiyati haciz konulması istenildiğinde tartışma bulunmadığından; ihtiyati tahakkuk, ihtiyati haciz işlemlerinin tesis edildiği tarihte, anılan işlemler için öngörülen nedenin gerçekleştiği açıktır. Diğer bir ifadeyle, vergi inceleme raporlarının tamamlandığı tarihten sonra ihtiyati tahakkuk ve ihtiyati haciz uygulandığı anlaşılmakta ise de, vergi inceleme raporlarında önerilen vergilendirmelere ilişkin ihbarnamelerin, dava konusu işlemden sonra, 07.08.2012 tarihinde tebliğ edildiği, işlemin tesis edildiği tarihte öngörülen nedenin gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

    Mahkemece verilen ara kararına davalı İdarece sunulan cevapta, vergi inceleme raporunda yer alan tespitler dışında tesis edilen işlemin maddi ve hukuki dayanakları ortaya konulmadığı gibi bu husus mahkemece de değerlendirilmemiştir.

    Temyiz isteminin açıklanan nedenle kabulü ve mahkeme kararının bozulması gerektiği oyu ile, karara katılmıyorum.

    (**)        KARŞI OY: Dayandığı hukuki ve kanuni nedenlerle gerekçesi yukarıda açıklanmış bulunan mahkeme kararı, aynı gerekçe ve nedenlerle uygun görülmüş olup, temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar, sözü geçen kararın bozulmasını sağlayacak durumda bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ve anılan mahkeme kararının onanması gerektiği görüşüyle karara katılmıyorum.

    İncelemeye İbraz Edilmeyen Defter ve Belgelerin Hazır Olduğunun ve İstenmesi Halinde İbraz Edilebileceğinin Dava Dilekçesinde Belirtilmiş Olması

    Danıştay 9. Dairesi
    Tarih        : 19.02.2018
    Esas No   : 2015/2033
    Karar No  : 2018/783

    VUK Md. 30

    KDVK Md. 29, 34

    İYUK Md. 31

    İNCELEMEYE İBRAZ EDİLMEYEN DEFTER VE BELGELERİN HAZIR OLDUĞUNUN VE İSTENMESİ HALİNDE İBRAZ EDİLEBİLECEĞİNİN DAVA DİLEKÇESİNDE BELİRTİLMİŞ OLMASI

    Re’sen araştırma ilkesi, vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğuna dair kural gereğince; davacı tarafından, defter ve belgelerin incelenmek üzere hazır olduğu, istenmesi halinde ibraz edilebileceğinin dava dilekçesinde belirtilmiş olması durumunda, Vergi Mahkemesi’nce yükümlünün ibraz edilecek olan defter ve belgelerden vergi dairesinin de haberdar edilerek söz konusu belgelerin gerçekten alış yaptığı emtiaya ait alış faturaları olup olmadığının araştırılması ve gerçek alış faturaları gözönüne alınarak ödenecek verginin tespiti için bu defter ve faturalar üzerinde gerekirse bilirkişi incelemesi de yaptırılmak suretiyle karar verilmesi gerektiği hk.

    İstemin Özeti: Davacı adına, 2011 yılına ilişkin defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmediğinden bahisle düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak 2011/Ocak-Aralık dönemlerine ilişkin olarak re’sen tarh edilen katma değer vergisi ile tekerrür hükümleri uygulanmak suretiyle kesilen üç kat vergi ziyaı cezasının kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesi’nin kararının; dilekçede ileri sürülen sebeplerle bozulması istenilmektedir.

    Karar: Uyuşmazlıkta; davacı adına 2011 yılına ilişkin defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmediğinden bahisle düzenlenen vergi inceleme raporuna istinaden 2011/Ocak-Aralık dönemlerine ilişkin olarak re’sen tarh edilen katma değer vergisi ile tekerrür hükümleri uygulanmak suretiyle kesilen üç kat vergi ziyaı cezasının kaldırılması istemiyle açılan davayı, defter ve belge ibraz etmeme için ortada kabul edilebilir bir mücbir sebep bulunmadığı ve vergi ziyaı cezasına uygulanan tekerrür hükümlerinde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle reddeden Vergi Mahkemesi kararının bozulması istenilmektedir.

    213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 30. maddesinde “re’sen vergi tarhı” tanımlanmış, aynı maddenin 3. bendinde, bu Kanun’a göre tutulması mecburi olan defterlerin hepsi veya bir kısmı tutulmamış veya tasdik ettirilmemiş veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmemiş olması halinde maddi delillerin var olmadığının kabul edileceği açıklanmıştır. Madde hükmüne göre, defter ve belgelerin her ne sebeple olursa olsun ibraz edilmeme halinin, re’sen takdir sebebi sayılacağı kuşkusuzdur.

    3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 29. maddesinin 1/a bendinde, mükelleflerin, yaptıkları vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden, bu Kanun‘da aksine hüküm olmadıkça faaliyetlerine ilişkin olarak kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak düzenlenen fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen katma değer vergisini indirebilecekleri, aynı Kanun’un 34. maddesinin 1. bendinde, yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar kanuni defterlere kaydedilmek şartıyla indirilebileceği hüküm altına alınmıştır.

    Bu hükümler karşısında katma değer vergisinin indirim konusu yapılabilmesi için, indirim konusu yapılacak verginin fatura veya benzeri belgeler ile gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmesi ve söz konusu belgelerin kanuni defterlere kaydedilmiş olması gerekmektedir.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda re’sen araştırma ilkesi benimsenmiş, aynı Kanunun 31. maddesinin atıfta bulunduğu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266. maddesinde, hakimin özel veya teknik bilgiyi gerektiren bir konuda bilirkişi incelemesi yaptırmaya yetkili olduğu belirtilmiştir.

    Olayda, defter ve belgelerin ibraz edilmemesi nedeniyle re’sen takdire gidilmesi yerinde ise de; re’sen araştırma ilkesi, vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğuna dair kural gereğince; davacı tarafından, defter ve belgelerin incelenmek üzere hazır olduğu, istenmesi halinde ibraz edilebileceği dava dilekçesinde belirtildiği görüldüğünden, Vergi Mahkemesi’nce yükümlünün ibraz edilecek olan defter ve belgelerden vergi dairesinin de haberdar edilerek söz konusu belgelerin gerçekten alış yaptığı emtiaya ait alış faturaları olup olmadığının araştırılması ve gerçek alış faturaları gözönüne alınarak ödenecek verginin tespiti için bu defter ve faturalar üzerinde gerekirse bilirkişi incelemesi de yaptırılmak suretiyle uyuşmazlık hakkında yeniden bir karar verilmesi gerekmektedir.

    Öte yandan, bozma kararı üzerine verilecek kararda vergi mahkemesince tekerrür hükümlerinin yeniden değerlendirilmesi gerektiği açıktır.

    Açıklanan nedenlerle temyiz isteminin kabulüne, Vergi Mahkemesi’nin kararının bozulmasına, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 gün içinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, oybirliğiyle karar verildi.

    Dava Konusu Cezalı Tarhiyatın Dayanağı Olan Vergi Tekniği Raporunun Davacıya Tebliğ Edilmemesi

    Danıştay 9. Dairesi
    Tarih        : 30.05.2018
    Esas No   : 2016/20173
    Karar No  : 2018/3744

    VUK Md. 35, 93

    DAVA KONUSU CEZALI TARHİYATIN DAYANAĞI OLAN VERGİ TEKNİĞİ RAPORUNUN DAVACIYA TEBLİĞ EDİLMEMESİ

    Dava konusu cezalı tarhiyatın dayanağı olan vergi tekniği raporunun davacıya tebliğ edilmemesi, davacı adına salınan vergi ziyaı cezalı gelir vergisi tarhiyatını hükümsüz kılacak nitelikte esasa etkili bir şekil hatası olduğundan, aksi yönde verilen mahkeme kararında hukuki isabet bulunmadığı hk.

    İstemin özeti: Davacı adına, sahte fatura düzenlemek suretiyle elde ettiği komisyon gelirini beyan etmediğinden bahisle, takdir komisyonu kararına dayanılarak, 2013 yılı için hissesi oranında re’sen tarh edilen üç kat vergi ziyaı cezalı gelir vergisinin kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararının; dilekçede ileri sürülen sebeplerle bozulması istenilmektedir.

    Karar: (…) İç ve Dış Tic. Paz. San. ve Ltd. Şti’nin 2012-2013 yıllarına ilişkin işlemlerinin incelenmesi sonucu şirket hakkında düzenlenen vergi tekniği raporunda, davacının (Y.B.) ile birlikte adi ortaklık şeklinde, (…) İç ve Dış Tic. Paz. San. ve Ltd. Şti’nin faturalarını sahte olarak düzenlemek suretiyle komisyon geliri elde ettiği ve bu geliri beyan etmediğinin tespit edildiğinden bahisle takdir komisyonuna sevki üzerine komisyon kararı uyarınca davacının hissesi oranında 2013 yılı için re’sen tarh edilen üç kat vergi ziyaı cezalı gelir vergisinin kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararının dilekçede ileri sürülen sebeplerle bozulması istenilmektedir.

    2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir.” kuralı yer almış; 125. maddesinde de, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu hükme bağlanmıştır.

    Anılan Anayasa hükümleri, Ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış bulunan ve “Hukuk Devletinin vazgeçilmez ilkelerinden olan “hak arama özgürlüğü”, “adil yargılanma hakkı” ve “mahkemeye başvuru hakkı” ilkeleri ile doğrudan ilgili olup, söz konusu temel haklara anayasal bir değer yüklediği açıktır.

    213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 20. maddesinde verginin tarhının, vergi alacağını Kanunlarında gösterilen matrah ve nispetler üzerinden vergi dairesi tarafından hesaplanarak bu alacağı miktar itibarıyla tespit eden idari muamele olduğu; 21. maddesinde tebliğin, vergilendirmeyi ilgilendiren ve hüküm ifade eden hususların yetkili makamlar tarafından mükellefe veya ceza muhatabına yazı ile bildirilmesi olduğu; 34. maddesinde, ikmalen ve re’sen tarh edilen vergilerin “ihbarname” ile ilgililere tebliğ olunacağı; 35. maddenin birinci fıkrasında, ihbarnamelerde; sıra numarası ve tanzim tarihi, verginin nev’i, mükellefin soyadı, adı (tüzel kişilerde unvanı) ile açık adresi, vergilendirme dönemi, verginin matrahı, hesabı ve miktarı, kısa ve açık bir ifade ile ikmalen veya re’sen vergi tarhını gerektiren sebepler, vergi mahkemesinde dava açma süresi ve şeklinin yer alması gerektiği düzenlendikten sonra ikinci fıkrasında, takdir komisyonu kararı üzerine tarh edilen vergilerde kararın ve re’sen takdiri gerektiren inceleme raporunun birer suretinin ihbarnameye eklenmesi öngörülmüş, Kanun’un 93. maddesinde; tahakkuk fişinden gayri, vergilendirme ile ilgili olup, hüküm ifade eden bilumum vesikalar ve yazılar adresleri bilinen gerçek ve tüzel kişilere posta vasıtasıyla ilmühaberli taahhütlü olarak, adresleri bilinmeyenlere ilan yoluyla tebliğ edileceği kuralına yer verilmekle de, vergilendirme ile ilgili olup tebliğ zorunluluğu bulunmayan tek istisnai işlemin tahakkuk fişi düzenlenmesi olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

    Vergi Usul Kanunu’nun 34. maddesinin, ikmalen ve re’sen tarh edilen vergilerin ilgilisine ihbarname ile tebliğ edilmesine ilişkin düzenlemesine bağlı olarak, izleyen 35. maddesinin ikinci fıkrasında varsa takdir komisyonu kararı veya inceleme raporunun birer suretinin ihbarnameye eklenmesini öngören düzenlemesi, talep veya dava hakkının gereği gibi kullanılmasını amaçlamaktadır. Bu nedenle, mükelleflerin uzlaşma, dava açma ve savunma gibi yasal haklarını kullanabilmeleri için tarhiyatın dayanağı olan ve tarhiyatın yapılma nedeni ile matrah farkının tespitine ilişkin hesaplamaların nasıl yapıldığına dair açıklamaları içeren takdir komisyonu kararının, vergi inceleme raporunun ve tarhiyata dayanak alınan mükellef adına düzenlenmiş vergi tekniği raporunun ihbarnameye eklenmesi gerekmektedir.

    Dosyanın incelenmesinden, davacı adına takdir komisyonu kararı uyarınca yapılan tarhiyatın dayanağı olan ve (…) İç ve Dış Tic. Paz. San. ve Ltd. Şirketi hakkında düzenlenen Vergi Tekniği Raporu’nun davacıya tebliğ edilmediği anlaşılmıştır.

    Bu durum karşısında, yukarıda yazılı nedenlerden dolayı davacının savunma hakkının engellendiği tartışmasız olup, dava konusu cezalı tarhiyatın dayanağı olan vergi tekniği raporunun davacıya tebliğ edilmemesi, davacı adına salınan vergi ziyaı cezalı gelir vergisi tarhiyatını hükümsüz kılacak nitelikte esasa etkili bir şekil hatası olduğundan, aksi yönde verilen mahkeme kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.

    Açıklanan nedenlerle temyiz isteminin kabulüne, Vergi Mahkemesi kararının bozulmasına, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 gün içinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, oyçokluğuyla karar verildi.(*) (**)

    (*)         KARŞI OY: Dava konusu olayda, tarhiyatların dayanağı olan Vergi Tekniği Raporu’nun (…) İç ve Dış Ticaret Pazarlama Sanayi Limited Şirketi adına düzenlenmesine karşın, bu şirketin resmi sicil kayıtlarına göre ortak ve müdürleri arasında olmayan davacının takdir komisyonuna sevk edilip, komisyonca adı geçen şirket adına düzenlenen vergi tekniği raporuna atıf yapılarak belirlenen matrahlar üzerinden davacı adına tarhiyat yapılmasında isabet olmadığından Mahkeme kararının bu gerekçeyle bozulması gerektiği oyuyla karara katılmıyorum.

    (**)        KARŞI OY: Uyuşmazlıkta, davacı hakkında düzenlenen ihbarnamelerin takdir komisyonu kararları ile birlikte davacıya tebliğ edilmesi üzerine yasal süresinde dava açılmıştır.

    Vergi tekniği raporunun davalı idarece savunma dilekçesine eklenmesine karşın, mahkemece davacıya gönderilmediği anlaşılmıştır.

    213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 35 ve 108. madde hükümleri karşısında, ihbarnamenin tebliği aşamasında ilgilinin hakkında düzenlenen vergi tekniği raporunun takdir komisyonu kararına eklenmemesi, dava konusu tarhiyatı sakatlayacak nitelikte esaslı bir şekil hatası olarak görülemeyeceğinden ve 2577 sayılı Kanun’un 21. maddesi uyarınca, dosyada mevcut olan vergi tekniği raporunun davacıya tebliğ edilmesi ve belirlenen süre içinde davacıya iddia ve savunma hakkının tanınması gerektiğinden, Mahkemece dosyadaki bu eksikliğin giderilmesi sonucu uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesi için mahkeme kararının bozulması gerektiği oyu ile karara katılmıyorum.

    Vergi Borcundan Kurtulmaya Yönelik Muvazaalı Satışlar ve İptal Davası

    6183 sayılı AATUHK’nın hükümlerine göre, ivazsız tasarrufların hükümsüz olacağı belirli bir kurala bağlanmış bulunmaktadır. Yasa hükmüne göre iptal davası açılması hakkında 24. maddede hükümsüz sayılan tasarruflar konusunda amme borcunun ödenmesini tehlikeye düşürecek veya bu borcu ödemekten imtina ederek amme borçlusu mallarını kaçırabilmektedir. Bunun neticesi olarak da amme borçlusu elindeki mevcut menkul ve gayrimenkulleri vergi borcu dolayısıyla yakınlarına satabilmektedir. Sonuçta amme borcu ödenmemekte, sürüncemede bırakılmaktadır. Diğer taraftan ise, borçlu elindeki malları dolaylı yollardan yakınlarına veya başkalarına muvazaalı bir şekilde tapudan satış yapabilmektedir(1).

    Uygulamada vergi mükellefleri biriken vergi borçlarından dolayı elindekileri menkul veya gayrimenkul malları vergi idaresinden kaçırmak maksadıyla yakınlarına veya ilişkide bulunduğu 3. kişilere satış veya tasarrufta bulunmaktadırlar(2). Bu gibi durumlarda idarenin söz konusu muvazaalı satışları iptal etme konusunda iptal davası açma hakkı bulunmaktadır. İptal davası açılabilmesi için belirli koşulların varlığı gerekmektedir. Buna göre, satışın borçlu mükellefin yakınlarına satışının yapılmaması gerekmektedir. Borçlu mükellefin yakınlarının kim olduğu yasa hükmünde açıkça belirtilmiştir. Buna göre, borçlunun 3. dereceye kadar kan hısımlarıyla eşler ve 2. dereceye kadar sıhri hısımlarıdır(3).

    Diğer taraftan kamu borçlusunun hükümsüz sayılan bir kısım satış haricindeki ivazsız tasarrufları da Yasa’ya göre hükümsüz bağış ve tasarruf olarak nitelendirilmektedir(4).

    Tasarrufun hükümsüz sayılabilmesi için Yasa’da yer alan madde hükmünde kamu borçlusunun yapmış olduğu bağışlamalarla ivazsız tasarruflarının ve bağışlama sayılan tasarruflarının hükümsüz olabilmesi için kimi koşullar aranmaktadır. Bu koşulları, ödeme ve mal beyanı ile ilgili koşullar ve tasarrufun yapıldığı zaman ile ilgili koşullar olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Bunlardan birincisi olan ödeme ve mal beyanı ile ilgili koşullar: tahsili mümkün hale gelmiş vergi borcunu vadesinde ödemeyen amme borçlusunun hibe ve karşılıksız tasarruflarıyla hibe sayılan tasarruflarının hükümsüz olabilmesi için, borçlunun mal beyanında bulunmaması, mamelekinin bulunmadığının beyanı veya beyan ettiği malın borcu karşılayamayacak düzeyde olması gerekmektedir. Diğer ikinci koşul ise, kamu borçlusunun anılan tasarruflarını hükümsüz olabilmesi için kamu alacağının ödeme süresinin başladığı tarihten geriye doğru 2 yıl içinde veya ödeme süresinin başlamasından sonra yapılmış olması da zorunludur. Ödeme müddetinin başladığı tarihten geriye doğru 2 yıldan önceki tarihlerde yapılan tasarruflar geçerlidir ve hükümsüz olamazlar.

    Ödeme müddetinin başlangıç tarihi, her kamu alacağı için farklılık arz etmektedir. Özel Yasalarına göre her kamu alacağı ödeme müddetini belirleyebilmektedir. Ödeme müddeti özel yasalarında hüküm yok ise 6183 sayılı Yasa’nın 37. maddesine göre yapılacak olan tebligata göre belirlenebilmektedir.

    Takip hukukunda iptal davaları, geneli ile alacağın ödenmesine engel olmak için borçlunun yaptığı ve alacaklarına zarar veren bir kısım tasarruf ve muamelelerin hükümsüz sayılmasını sağlayan dava şeklidir. İcra iflas Kanunu’nun 277-284. maddelerde düzenlenmiştir. 277. maddesinde iptal davasının maksadı, 278, 279 ve 280. maddelerinde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmektir şeklinde belirlenmiştir. 6183 sayılı Kanun’un 24. madde hükmünde de, aynı paralelde, 27, 28, 29 ve 30. maddelerde yazılı tasarruf ve muamelelerin iptali için dava açılacağı hükmü sevk edilmiştir. Böylece tasarruf veya muamelenin hükümsüzlüğü ile, alacaklı amme idaresinin borçlu mamelekinden çıkmış kıymetler üzerinden alacağını tahsil etme imkanı sağlanmıştır.

    İptal davasının konusu alacak aslı ile sınırlıdır. İcra İflas Kanunu’nun 283. maddesine göre, taşınmaz devri ile ilgili iptal davasında, tapu kaydının düzeltilmesi veya eski haline getirilmesine gerek olmadan, gayrimenkul borçlunun mülkiyetindeymiş gibi takibatına devam edilecektir(5).

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun vermiş olduğu 18.02.2004 tarih ve E.2004/1518-K.2004/82 sayılı kararında “tasarrufun iptali davasını ön koşullarından birisi borcun doğumunun tasarruf tarihinden önce olmasıdır” denilmek suretiyle konuya açıklık getirilmiştir.

    Bir başka Yargıtay kararında ise; “6183 sayılı Yasa’nın 27. maddesinde ödeme müddetinin başladığı tarihten geriye doğru 2 yıl içinde veya ödeme müddetinin başlamasından sonra yapılan bağışlamalar ve ivazsız tasarrufların hükümsüz olduğu açıklanmıştır. Dava konusu tasarruf … tarihli olup, amme alacağının ödenmesi gereken tarihten geriye doğru 2 yıl içinde gerçekleşmiştir. Ödeme emirlerindeki tarihler borcun vadesini göstermekte olup, amme alacağını daha önce doğduğu açıktır. Bu durumda mahkemece işin esasına gidilerek davanın sonuçlandırılması yerine tasarrufun, borcun doğumundan önce yapıldığı gerekçesiyle davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur”(6) şeklinde karar verilerek yerel Asliye Hukuk Mahkemesi kararı bozulmuştur. Olayda, ödeme emirlerindeki vadelerden yola çıkılarak borcun vadesi belirlenip, bu vadeye göre 2 yıl geriye gidilerek satış tarihi mukayese edilmeye çalışılmıştır(7).

    Continue Reading

    Vergi ve SGK borçları ile teminat sorunu, devreden KDV iadesi yoluyla çözülebilir.

    Reel Sektörün Vergi ve SGK borçları ile teminat sorunu, devir KDV nin iadesi yoluyla çözülebilir, nasıl mı?

    Son günlerin en çok tartışılan konusu, resesyon. ABD başta olmak üzere gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsinde, resesyona girileceği endişesi ve tedirginliği yaşanıyor.

    Ve her ülke resesyonu önlemeye dönük önlemler almaya çalışıyor. Bu amaçla bir yandan faiz oranlarında indirime gidilirken, bir yandan da vergi mevzuatı gözden geçirilerek vergi indirimleri, vergi iadesi vb.lerle talebi artırmaya ve piyasaları canlandırmaya yönelik değişiklikler yapılıyor.

    Ülkemize baktığımızda ise, alınan tüm önlemlere rağmen inşaat, sanayi, imalat gibi öncü sektörlerde üretim ve imalatın azaldığı, ciddi bir durgunluğun olduğu, satışların da yok denecek kadar az olduğu görülüyor. Hemen her sektörde istihdam daraldı ve daralmaya devam ediyor, işsizlik artıyor. Hükümet yeni teşvik, geçici süreyle vergi oranı indirimleri, finansal borçların yapılandırılması ve faiz indirimi silahlarıyla müdahale ediyor, yaşanan sorunu çözmeye çalışıyor. Bunda bir ölçüde başarılı da oldu, ancak mutlak başarı için yeni ve ek bazı düzenlemelere ihtiyaç var. Bunun için diğer ülke uygulamalarının örnek alınması yeterli.

    Türkiye’de Reel Sektörün Şu An Canlı Olarak Yaşadığı Ana Sorun? 

    Yaşanan ekonomik kriz ve durgunluk nedeniyle cirolar düştü, reel sektör ciddi anlamda finansal bir krizin içinde. Banka, Maliye ve SGK borçları ödenemiyor. Hükümetin getirdiği 2. İstanbul Yaklaşımı olarak adlandırabileceğimiz finansal yapılandırma düzenlemesi nedeniyle reel sektörün büyük bir kısmı banka borçlarını yapılandırmaya çalışıyor, bir çoğu da yapılandırdı.

    Vergi ve SGK borçlarının yapılandırılmasına yönelik yeni bir düzenleme yapılmadı, yapılandırma idari insiyatifle yapılmaya çalışılıyor, ancak şu ana kadar başarılı olunamadı. Çünkü, şirketlerde bunları ödeyecek finansal kaynak yok. Yani taksitlendirme yapılsa da, ödenemiyor.

    Finansal kaynağa ulaşım ise çok zor, hatta imkansız gibi. Finansal kaynağa erişim için yeni bir nefes kredisi yada KGF kredisi şart gibi gözüküyor. Ama teminatsız ve ön şartsız. Teminat istenildiği takdirde, şirketlerde teminat verecek bir şey de kalmadı, ciddi teminat sorunu var.

    Şirketlerin Devir KDV Stoku Artarak Devam Ediyor, Artık Taşınamayacak Noktaya Geldi !!!

    Şirketlerin devir KDV stoku günden güne artıyor. Neden mi? Çünkü, ekonomik durgunluk ve buna bağlı olarak satışlardaki düşmeye bağlı olarak hesaplanan KDV azalıyor, devir KDV tutarı ise artmaya devam ediyor. Devir KDV tutarı arttıkça, şirketler üzerindeki KDV kaynaklı finansal yük de büyüyor. Devir KDV kaynaklı bu yük artık taşınamayacak boyutta.

    Peki, Nedir Bu Devir KDV? 

    KDV, nihai tüketiciyi vergilemeyi amaçlayan bir işlem vergisi. KDV Kanununda mükellef olarak tanımlanan gerçek ve/veya tüzel kişiler satışları üzerinden hesapladıkları KDV’den, mal ve hizmet alımları ile diğer giderleri nedeniyle yüklendikleri (ödedikleri) KDV’yi düşerek, aradaki farkın pozitif olması halinde bu tutarı vergi dairesine beyan ederek ödüyorlar. Yüklenilen KDV’nin satışlar üzerinden hesaplanan KDV’den büyük olduğu durumlarda ise, indirilemeyen KDV, indirilmek üzere sonraki dönemlere devrediliyor.

    Sonraki döneme devreden KDV’nin, Kanunda iade hakkı doğuran işlem olarak belirlenenlere ilişkin kısmı iade edilebilirken, kalan kısmı yani iade hakkı doğurmayan işlemlere isabet eden kısmı ise iade edilmiyor, indirilmek üzere sonraki aylara devrediliyor.

    Maalesef şu an bu konuda bir şey yapılamıyor, çünkü, mevcut yasal düzenleme bu şekilde.

    Devir KDV Tutarı Neden Artar?

    Normal şartlarda karlı işletmelerde hesaplanan KDV, her zaman yüklenilen KDV’den büyük oluyor, hesaplanan KDV’den ödenen KDV indirildikten sonra kalan pozitif fark beyan edilerek vergi dairesine ödeniyor. KDV sisteminde alıcı, satıcı ve Hazine arasında kuvvetli bir ilişki var. Bu ilişki çerçevesinde KDV’ye tabi her işlemde, alıcı satıcıya KDV dahil ödeme yapıyor, satıcı da tahsil ettiği KDV’den, ödediği KDV’yi düştükten sonra kalan tutarı Hazineye ödüyor. Böylece, herkes sadece kendi aşamasında yarattığı katma değerin vergisini ödüyor, bunu da alıcılardan tahsil ediyor. Sonuçta, mal ve hizmetin nihai tüketicisi, KDV’nin tamamına katlanıyor. Kanunda KDV’nin mükellefi olarak tanımlananlar, aslında verginin sorumlusu (aracısı), verginin asıl yüklenicisi ise tüketiciler. Yani, Kanunda mükellef olarak tarif edilenler üzerinde teorik olarak KDV yükü kalması olanaksız.

    Ancak,

    – Yatırım yapan,

    – Üretim süreci uzun veya stok devir hızı düşük olan ya da

    – Maliyetinin altında satış yapan işletmelerde hesaplanan KDV, genellikle ödenen KDV’den az oluyor. Bu da, indirilemeyip devir eden KDV sorununa neden oluyor, devir KDV sorunu ise birkaç yıl hatta daha uzun yıllar sürebiliyor. Özellikle yatırım yapan işletmeler, devreden KDV’yi uzun süre bilançolarında taşımaları nedeniyle örtülü bir vergilendirmeye maruz kalıyorlar. Devir KDV, bu işletmeler üzerinde finansman yükü oluşturuyor.

    Ülkemizde uygulanan KDV ise, esas itibariyle Alman KDV sisteminden alındı, ancak küçük bir farkla, devir KDV iade edilmiyor, sonraki dönemlerde indirilmek üzere devrediliyor. Bunun nedeni sorulduğunda ise, ülke gerçekleri bunu gerektiriyordu şeklinde izah ediliyor. Tamam da, 34 yıldır ülke gerçeği hiç değişmedi mi?

    KDV, bir anlamda reel sektörün Devlete verdiği bir avans niteliğinde, ancak bu avans artık taşınamayacak boyuta geldi. Bu gerçeği de hemen herkes artık kabul ediyor.

    Devreden KDV Tutarı Ne Kadar?

    Türkiye’deki tüm vergi mükelleflerinin şu an itibariyle devir KDV’lerinin toplamı 200 – 220 Milyar TL düzeyinde. Devamlı olarak artan ve artmaya da devam eden bu tutar, reel sektör bakımından oldukça büyük, önemli ve anlamlı boyutta.

    Peki, Diğer Ülkelerde Devir KDV’nin Durumu Ne? İade Ediliyor Mu?

    Evet, KDV’yi uygulayan ülkelerin büyük bir kısmında devir KDV problemi bulunmuyor. Çünkü, devir KDV’nin iadesi uygulaması var, devreden KDV iade ediliyor. Örneğin AB ülkeleri, Singapur, Güney Kore gibi. Bu ülkelerde devreden KDV alacakları 30 gün, 3 ay, 6 ay veya izleyen yılın ilk aylarında şirketlere mahsuben ve nakit olarak iade edilmektedir.

    En son olarak da, Çin 2019 yılında devir KDV’nin iade edileceği sisteme geçti. Nedeni ise, yavaşlayan ekonomik büyüme ve ABD ile yaşanan ticaret savaşları.

    Reel Sektörün Heyecanla Beklediği Devir KDV’nin İadesine İlişkin Düzenleme, Bir Anda Tarih Oldu, Şok Etkisi Yarattı

    Devreden KDV sistemi, bir anlamda vergi mükelleflerinin devleti finanse ettiği bir sistem haline dönüşmüş durumda. Banka kredilerinin kıt ve paraya ulaşmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde ise, devreden KDV’nin yarattığı finansman sıkıntısı ve yükünü ise vergi mükellefleri taşıyor. Hemen herkes “devletten KDV alacağım var, hiç bir şey yapamıyoruz” diye serzenişte bulunuyor.

    Devreden KDV tutarının artarak devam ettiği hususu gözönüne alındığında, günümüz koşullarında artık bu sistemin sürdürülebilirliği zorlaştı, hatta imkansız hale geldi. Artık, bu devreden KDV sorununun çözülmesi bir zorunluluk haline geldi diyebiliriz.

    Çağdaş vergileme ilkelerine uygun olarak mevcut sistemde bilançolarda biriken bu devir KDV nedeniyle işletmelerin yaşadığı finansman yükü önlenmeli, KDV Kanunu, işletmeler üzerinde finansman yükü̈ oluşturmayan bir yapıya dönüştürülmeli.

    Nitekim, 2018 yılında yasalaşan 7104 sayılı Kanunla ilgili taslak çalışmalarda, devreden KDV’lerin iade edilmesini öngören yeni bir sisteme geçilmesi planlanıyordu, ancak TBMM Genel Kurulu’nda “devir KDV iadesi tutarının bütçeye etkisinin hesaplanamaması” ve “diğer bazı yanlış anlamalar” nedeniyle son anda verilen önergelerle Kanun kapsamından çıkarıldı.

    Eğer söz konusu düzenleme yasalaşmış olsaydı, çağdaş vergileme ilkelerine son derece uygun bir düzenleme olacak, reel sektörün (piyasanın) uzun süredir sıkıntı yasadığı bir konu çözüme kavuşturulmuş olacaktı. Ayrıca, bu şekilde mevcut sistemde işletmelerin bilançolarında biriken bu KDV’ler nedeniyle işletmelerin yaşadığı ciddi finansman yükü önlenecek, KDV Kanunu, işletmeler üzerinde finansman yükü oluşturmayan bir yapıya dönüştürülmüş olacaktı.

    Ama bu büyük fırsat çok anlamsız bir şekilde kaçırıldı.

    Devir KDV’nin İadesi Yapılarak Reel Sektöre Finansal Kaynak Yaratılabilir, Vergi ve SGK Borçları ile Teminat Mektubu Sorunu Çözülebilir!

    Peki devir KDV konusunda ne yapılmalı? Müdahale edilmeyen her gün bu sorun artarak devam ediyor, artık bu sorunun çözümlenmesi gerekiyor.

    Bize göre, devir KDV, reel sektörün finansman ihtiyacına ve teminat mektubu sorununa çözüm olabilir.

    Reel sektörün beklentisi devreden KDV’lerin nakden iade edilmesi, ancak gerek ülkemizin gerekse Dünya ülkelerinin içinde bulunduğu ekonomik, mali ve siyasi durumlar dikkate alındığında bu kadar yüksek bir tutarın bir anda Hazine’den nakden çıkması mümkün görünmüyor.

    Bize göre, tespit edilecek bir zaman süreci içerisinde (örneğin 5 yılda), devir KDV’nin;

    – Bir kısmının nakit verilerek,

    – Bir kısmının devlete olan vergi, SGK ve diğer borçlara mahsup edilerek,

    – Kalan kısmının ise, teminat mektubu sorununun çözümü bakımından hazine bonosu ve devlet tahvili verilerek tasfiye edilmesi daha mantıklı görünüyor.

    Böylece, reel sektör vergi ve SGK borçlarını ödeyebilir duruma gelecek, teminat sorunu da çözümlenmiş olacak.

    Bundan sonra oluşacak devir KDV’lerin ise, diğer ülke uygulamaları esas alınarak 3,6,9 aylık dönemler halinde veya yıllık iadesine olanak sağlanmalı, bu şekilde devir KDV sorunu kalıcı çözüme kavuşturulmalı.

    Son söz olarak;

    Devreden KDV’nin kısmen nakit, kısmen vergi ve SGK borçlarına mahsup, kısmen de hazine bonosu ve devlet tahvili verilerek bunların vadesine kadar teminat olarak kullanılmasına olanak sağlanmak suretiyle iade edilmesi, şirketleri finansal açıdan rahatlatmasının ötesinde, Kredi Garanti Fonundan sonra uygulanan  en önemli maliye politikalarından birisi olabilir.

    Bunun için KDV Kanunu’nda küçük bir değişiklik yapılması yeterli.

    Abdullah Tolu

    ogün Haber

    Matrah Artırımında Sahte Belge Çıkması Halinde Vergi İncelemesi Sürebilir Mi?

    En son yürürlüğe giren 7143 sayılı Matrah Artırımı hakkında Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Yasanın 5. Maddesi hükmü, matrah ve vergi artırımı hükümlerini içermektedir.

     Yasa hükmü gereği gelir ve kurunlar vergisi mükellefleri , Gelir-Kurumlar Stopaj vergisi mükellefleri ve KDV mükellefleri tarafından matrah artırımları 2013 ila 2017 yıllarını kapsamaktadır. Yasa’ya göre bazı mükellefler matrah artırımından faydalanarak ödemelerini yapmış olup, buna göre matrah artırımından faydalanmışlardır. Ancak, bazı mükellefler ise çeşitli sebeplerle matrah artırımından hiçbir şekilde faydalandırılmamışlardır. Örneğin; sahte fatura düzenleme veya kullanma yönünde  haklarında vergi tekniği raporu düzenlenmiş mükellefler bu olanaktan faydalandırılmamışlardır. Yine bir kısım mükellefler de matrah artırımından kesinlikle faydalanmayacak olan mükellefler olarak Yasa hükmünde yerini almıştır.

    Yine bir kısım mükellefler ise; vergi incelemesi sonucunda düzenlenecek raporlara göre 30 gün içinde 7143 sayılı Yasa’nın 5. Maddesinde düzenlenen matrah artırımından faydalanabileceklerdir.

    Yargıya intikal eden bir konu hakkında vergi mahkemesi tarafından 15.03.2019 tarihinde oy birliği ile karara bağlanan olayın hüküm fıkrası aşağıda olduğu gibidir;

    “Davacının matrah artırımına dair 05.06.2018 tarihinde talepte bulunduğu ve 06.06.2018 tarihinde davacı hakkında sahte belge düzenleme şüphesi ile vergi incelemesine başlandığı hususları dikkate alındığında; davacı hakkında 7143 Sayılı Kanunun 5/9. Maddesindeki fiili işlediğine dair matrah artırımından önce başlamış bir vergi incelemesi bulunmadığından, 2016  ve 2017 yıllarına ilişkin olarak 7143 sayılı Kanun kapsamında gelir vergisi ve katma değer vergisi artırımlarına ilişkin tahakkukların terkin edilmesinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle; davanın kabulüne, dava konusu 7143 sayılı Yasa kapsamında 2016 ve 2017 yılları için gelir vergisi ve katma değer vergisi artırımlarına ilişkin  tahakkukların terkin edilmesi işleminin iptaline, ……”

    Yukarıda yer verilen Yargı kararı gereğince mükellefin yapmış olduğu matrah artırımı idare tarafından sonradan iptal edilmiş olmakla beraber vergi mahkemesi tarafından idarece yapılan işlemler hukuka uyarlı bulunmadığı için iptal edilmiştir. Dolayısıyla, mükellefin yapmış olduğu matrah artırımı yargı kararına göre kabul edilerek, 30 gün içinde yeniden tahakkuk verilerek emanete alınan ödemeleri tekrar mükellefin matrah artırımı borcuna mahsup edilecektir. Böylece, idarelerce yapılan keyfi işlemler bir kez daha Yargı tarafından eleştiri konusu yapılarak hukuksuz idari işlemler Yargı duvarından geri dönmüştür. Geçtiğimiz yıllarda benzeri bazı hatalı işlemler de 6736 sayılı Kanunun kapsamında yapılan matrah artırımları idare tarafından iptal edilmiş idi. Buna göre, bir kısım vergi mükellefleri haklarını aramak için Yargıya başvurmuşlar idi. Yargı tarafından gene idarenin hatalı işlemleri iptal edilerek, mükellef lehinde kararlar verilmiştir.

    Dr. Mustafa Alpaslan

    2018’de Vergi Mahkemelerinde Dava Türüne Göre Açılan Dava Sayıları

    2018 yılında Vergi Mahkemelerinde ağırlıklı olarak Amme Alacaklarının Tahsili ( %19,1 ) , Katma Değer Vergisi ( 15,8 ) , Düzeltme İşlemlerinin Reddinden Doğan İşler ( 13,7 ) , Vergi Cezaları ( 9,0 )  ve Kod Listesi (% 4,3) dava türleri başı çekmektedir.

    Toplamda ise dava sayısı  98.456 ‘dir. Bunların Davacı olarak toplamda gerçek kişi sayısı ise 59 125 , tüzel kişi olarak 42 506 , davalı tüzel kişi sayısı olarakta 99 097 dir .

     

    Vergi Hukukunda Temsilcinin Uzlaşma Yoluna Gitme Yetkisi Nedir?

    Vergi Hukukunda Temsilcinin Uzlaşma Yoluna Gitme Yetkisi nedir?

    Uzlaşma, Vergi Usul Kanununun Ek 1-12. maddeleri arasında düzenlenmiş olan, resen, ikmâlen veya idarece tarh edilen vergiler ile bunların cezalarına ilişkin vergi uyuşmazlıklarının vergi idaresi ve mükellefler arasında pazarlık yoluyla giderilmesi için öngörülmüş bir idari çözüm yoludur. Uzlaşma yoluyla vergi uyuşmazlığının giderilmesi halinde yargı yolu kapanır.

    Vergi Usul Kanununun Ek 4. maddesi mükellef ya da cezaya muhatap olan kişilerin bizzat ya da resmî temsil belgesine sahip temsilcileri aracılığı ile uzlaşma başvurusunda bulunabileceklerini belirtmektedir. Maddenin ifadesi “… resmî vekâletini haiz vekili…” şeklindedir. Bu ifadeyi geniş yorumlayıp, “her tür resmî işlem ile verilebilen bir temsil belgesine sahip temsilci” şeklinde anlamak yasanın amacına daha uygun düşmektedir.

    Yasa hükmünde resmî temsil belgesinin içeriği hakkında bir düzenleme yer almamaktadır. Maliye Bakanlığı, temsilcinin vekâletnamesinde uzlaşmaya yetkili olduğuna dair bir şerhin yer alması gerektiği görüşündedir[10]. Uzlaşma halinde yargı yolunun kapanacağı gibi çok önemli bir sonucun doğacağı düşünüldüğünde Bakanlığın bu yaklaşımını makul bulmak gerekir.

    Vergi Hukukunda Temsilcinin Tebligat Kabul Etme Yetkisi Nedir?

    Vergilendirmede tebliğ, başta tarh işlemi olmak üzere vergi idaresi tarafından gerçekleştirilen kimi işlemlerin mükellefe bildirilmesini ifade eder. Türk hukukunda tebligat konusunu düzenleyen genel yasa Tebligat Kanunu olmakla birlikte, Vergi Usul Kanunu, vergilendirme sürecine ilişkin olarak tebligat işlemleri ile ilgili özel düzenlemeler getirmiştir.

    Vergi Usul Kanununun 94. maddesine göre tebligat mükellefe, kanuni temsilciye, iradi temsilciye, cezaya muhatap olanlara, tüzel kişilerin yasal temsilcilerine, tüzel kişiliği olmayan kuruluşların idareci veya iradi temsilcilerine, kamu idare ve kuruluşlarında en yüksek amire, bunların yardımcılarına ya da yetkili kılınan memura yapılabilmektedir.

    Danıştay, temsilciye tebligat yapılabilmesi için ya temsil belgesinde vergiye ilişkin konularda tebligat kabul etmeye yetkili olduğunun açıkça belirtilmesini ya da genel olarak temsilcinin mali konularda her türlü işlemleri takibe yetkili bulunduğunun temsil belgesinde belirtilmesini aramaktadır.

    Vergi idaresinin tebliğde bulunacağı temsilcinin avukat sıfatını haiz olması gerekmez. İdare, yukarıdaki koşullara uygun yetki sahibi olan her temsilciye tebliğde bulunabilir.

    Tebliğ ile ilgili bir sorun 94. maddesinin 1. fıkrasındaki “umumi vekil” ifadesinden doğabilir. Lâfzi yorum yapmak suretiyle, temsil yetkisinin vekâlet akti ile değil de örneğin bir iş akti ile verilmiş olması gibi bir durumda temsilciye tebliğde bulunulamayacağını söylemek mümkün müdür? Kanımca, Vergi Usul Kanununun 94. maddesindeki “umumi vekil” ifadesini, aynı maddenin 2. fıkrasındaki “temsilci” ifadesiyle paralel bir şekilde yorumlamak, yasa koyucunun amacına daha uygun düşmektedir.