fbpx

    Vergi İdaresinin Teminat İstemi

    Kamu alacaklarının cebri takip ve tahsil usullerini düzenleyen 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, içeriğinde aynı zamanda tahakkuk etmemiş veya vadesi gelmemiş vergi alacaklarını güvence altına almak amacıyla bazı müesseseleri de düzenlemiştir.

    Bunlardan biriside “teminat istenilmesi” müessesesidir. Bu müessese ile ilgili tartışmaların son günlerde yeniden yoğunlaşması dolayısıyla bu konudaki önceki bir irdelememi, bu gün içinde geçerliliğini koruması dolayısıyla, tekrar okurlarımızın bilgisine sunmak istedim.

    Vergi idaresi tarafından zaman zaman sınırları zorlanarak uygulanmaya çalışılan ve teminat müessesesini düzenleyen 6183 sayılı Kanun’un 9. maddesinde biri genel (1. fıkra) diğeri Türkiye’de ikâmetgahı bulunmayanlarla (2. fıkra) ilgili olmak üzere iki düzenleme yer almıştır.

    Bizim bu yazımızda irdelemek istediğimiz genel, yani bütün mükellefler için geçerli 1. fıkra düzenlemesine göre, “Vergi Usul Kanunu’nun 344. maddesine göre, vergi ziyaı cezası kesilmesini gerektiren haller ile 359. maddesinde sayılan hallere temas eden bir amme alacağının salınması için gerekli işlemlere başlanıldığı takdirde vergi inceleme elemanlarınca yapılan ilk hesaplamalara göre belirtilen miktar üzerinden tahsil dairesince teminat istenir.”

    Bu fıkraya göre teminat sadece Vergi Usul Kanunu’na tabi kamu alacakları için istenebilir, 6183 sayılı Kanun’a göre takip edilen diğer kamu alacakları için teminat istenemez. Öte yandan bu düzenlemenin kilit kavramı, “vergi inceleme elemanlarınca yapılan ilk hesaplamalara göre” ibaresidir.

    Bir mükelleften bu fıkraya göre teminat istenebilmesi için, hakkında bir veya üç kat vergi ziyaı cezası kesilmesini gerektiren bir fiili dolayısıyla hakkında vergi salınması için gerekli işlemlere başlanılmış olunması gerekir.

    Vergi salınmasının ön işlemleri, “tarh işleminin hazırlık işlemleri” olup bunlar, “yoklama”, “(normal veya aramalı) inceleme”, “takdir komisyonuna sevk” ve “bilgi isteme” gibi işlemlerdir. Kanun, “vergi inceleme elemanlarınca yapılan ilk hesaplamalara göre” teminat istenilmesinden söz ettiğinden, bu yollardan sadece “inceleme” halinde teminat istenebilir. Bu nedenle yoklama veya takdir komisyonuna sevk gibi işlemler, teminat istenilmesine yol açmaz.

    Öte yandan, vergi inceleme elemanlarının yapacakları ilk hesaplamalara dayalı talebi olmadan vergi dairesi kendiliğinden teminat isteyemez. Bu hesaplamanın ise inceleme elamanınca bir gerekçeli “ön rapor” ile yapılarak vergi dairesine ve bu yolla da teminat isteme yazısı ile birlikte mükellefe tebliği gerekir. Uygulamada ise ön rapor yerine “üç dört satırlık gerekçesiz yazı” ile yetinilmektedir. Böyle bir uygulama ise ileride giderek keyfilik veya kamu yararı dışında başka amaçlarla da hareket edebilme yolunu açabileceğinden son derece sakıncalıdır.

    Teminat istenilmesi vergi inceleme elemanının takdirindedir. Ancak inceleme elemanının bu konuda takdir hakkını kullanırken ve konuya ilişkin ön raporunu hazırlarken, vergi kayıp ve kaçağı hakkında fikir sahibi olabilecek ve bir ön rapor hazırlayabilecek durumda olması gerekir. Bu nedenle, örneğin defter ve belgelerin ibrazı için mükellefe verilen süre daha dolmadan teminat istenilemez (Danıştay 9. Daire E.2002/358 K.2004/5373 T.4.11.2004)

    İnceleme elemanı takdirini teminat istenmesi yönünde kullandığında ve vergi dairesinden teminat alınmasını talep ettiğinde, artık vergi dairesi bu taleple bağlıdır ve bu konuda bir takdir hakkı yoktur.

    Teminat istenilmesine ilişkin işlemler, kişilerin haklarını ve malvarlıkları üzerindeki tasarruf haklarını etkilediğinden dava konusu edilebilir (Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu E.2005/148 K.2005/255 T.18.11.2005; Danıştay 9. Daire E.2004/770 K.2006/333 T.15.2.2006) İnceleme elemanının raporunu vergi dairesine teslim ederek işten el çekmesinden sonra vergi dairesi artık kendiliğinden teminat isteyemez. Çünkü vergi dairesinin teminat talebinin arkasında, inceleme elemanının talebinin olması gerekir. Dolayısıyla incelemenin tamamlanması ile artık inceleme elemanının yetkisi de sona ereceğinden, tespit edilen matrah farkı üzerinden cezalı tarhiyat yapıldıktan sonra artık teminat istenemez.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla

     

    İhtirazi Kayıtla Verilen Düzeltme Beyannamelerine İlişkin Dava Hakkı

    Türk vergi sistemi 213 sayılı VUK’un 377. Maddesi ile mükellefler adına tarh edilen vergi ve cezalara karşı dava açma hakkı tanırken , aynı kanunun 378 inci maddesi ile mükelleflerin beyan ettikleri matrahlara karşı sadece vergi hatalarına ilişkin olarak düzeltme talebinde bulunulabileceği, bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamayacakları hüküm altına alınmıştır.

    Söz konusu yasa hükmünün istisnaları ise Vergi Daireleri İşlem Yönergesinin 55. maddesi (Elektronik Vergi Dairesi Otomasyon Sistemine Geçen Daireler İçin) ile 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesinde düzenlenmiştir.

    Uygulamada, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu ile işlem yönergesinin ilgili maddelerine göre mükelleflerin sadece kanuni süresinde ihtirazi kayıt şerhi ile verdiği beyannamelere ilişkin tahakkuk eden vergilere karşı dava hakkının olduğu düşünülmekteydi.

    Mahkemeler, kanuni süresinden sonra ihtirazi kayıt şerhi ile verilen beyannameler sonucu tahakkuk eden vergi ve cezalara karşı açılan davalarda beyanname verme süresi geçtikten sonra verilen beyannameye konulan ihtirazi kaydın dava açma hakkı vermediğini belirterek davaları reddetmekteydiler.

    Nitekim Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun içtihatlarında da  “Beyan üzerinden alınan vergilere ait matrahın ihtirazi kayıtla beyanın beyannamenin vergi kanunlarında öngörülen zamanlarda verilmesi koşuluna bağlı olduğu beyanname verme süresi geçtikten sonra verilen beyannameye konulan ihtirazi kaydın, beyanname üzerinden yapılan tahakkuka etkisi olmadığı gibi dava açma hakkı vermesinin mümkün olmadığı”  belirtilmekteydi.[1]

    ANAYASA MAHKEMESİNİN 27.02.2019 Tarih Ve 2015/15100 Sayılı  KARARI SONRASI KANUNİ SÜRESİNDEN SONRA  İHTİRAZİ KAYITLA VERİLEN DÜZELTME BEYANNAMELERE İLİŞKİN DAVA HAKKI

    Anayasa Mahkemesinin 27.02.2019 tarih ve 2015/15100 sayılı kararında özetle aşağıdaki açıklamalara yer verilmiştir.[2]

    “…

    Öte yandan süresinden sonra verilen düzeltme beyannamesine ihtirazi kayıt koyarak dava açmak isteyen başvurucuların durumları, süresinden sonra pişmanlıkla verdiği beyanname üzerine dava açmak isteyen mükelleflerden farklılık arz etmektedir. Pişmanlıkla beyanda bulunan mükellef yukarıda da belirtildiği üzere hatalı davranışını kabul etmiştir ve vergi ziyaına yol açan fiilden pişmandır. Bu hâlde dava açılması bu pişmanlık hâliyle bağdaşmamaktadır. Ancak pişmanlık hükümlerinden faydalanma yönünde bir irade göstermeden düzeltme beyanına ihtirazi kayıt koyan mükellefin dava açabilme isteğinin de hukuken korunması gerekir. Bunun nedeni mükellefin pişmanlık iradesinin olmaması ve hâlâ tereddüde düştüğü ya da Vergi İdaresinin düzeltme talebine konu olan hususun hukuken tartışılır hâle gelmesini istemesidir. Somut olayda ise başvurucular, herhangi bir hatalı davranışlarının varlığını kabul etmemekle birlikte alımlarına konu faturaların sahte olmadığını ve bu nedenle de söz konusu indirim unsurlarının gerçek olduğunu iddia etmektedir.

    Bu durumda pişmanlıkla verilen beyannamelere ihtirazi kayıt konularak dava açılamayacağının ileri sürülmesi pişmanlık kurumunun doğasından kaynaklanan bir sınır oluştursa da aynı iddianın süresinden sonra verilen düzeltme beyannameleri için geçerli olmadığı açıktır. Çünkü bu durumda mükellef pişmanlık beyanında bulunmamıştır. İdari bir yorumla beyanına dâhil edilmesi gereken bir matrahın bulunduğunun ya da indirimlerinden çıkarılması gereken bir faturanın olduğunun ileri sürülmesi veya fark edilmesi üzerine vergi mükellefi bu durumun hukuken tartışılır kılınmasını isteyebilmelidir. Başvurucuların idari yorumun aksi yönünde oluşan bir iddiası vardır ve bu iddianın tartışılabilirliğinin hukuken korunması gerekir.

    Başvurucuların somut olayda alımlarına konu faturaların sahte olmadığı ve bu nedenle de söz konusu indirim unsurlarının gerçek olduğu düşüncesiyle bu durumu vergi mahkemeleri önünde tartışma konusu yapabilmeleri için düzeltme beyanına ihtirazi kayıt koyma hukuki imkânı dışında bir seçenekleri bulunmamaktadır. Başvurucuların bu yöntemi kullanmak yerine hakkında resen tarhiyat yapılmasını beklemeleri gerektiği de ileri sürülebilir. Ancak öncelikle Vergi İdaresinin başvurucuları düzeltme beyannamesi vermeye yönlendirdiği ve uyuşmazlığı çıkardığı belirtilmelidir. Üstelik Vergi İdaresi başvurucuları, haklarında bazı olumsuz sonuçlara yol açacak yaptırımlar uygulamakla ihtar etmiştir.

    Sonuç olarak başvurucular, mülkiyet haklarına müdahale teşkil eden vergilendirme işlemlerinin yargı yoluyla denetlenebilmesi imkânına sahip olamamışlardır. Dolayısıyla ilk derece mahkemelerinin 213 sayılı Kanun’un 378. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen hukuk kuralını, düzeltme beyannamesine ihtirazi kayıt konulmasının dava açma hakkı vermeyeceği şeklinde yorumlaması -sürecin bütününe bakıldığında- başvurucuların, müdahalenin hukuka aykırı olduğuna yönelik olarak iddia ve itirazlarını etkin bir biçimde sunamaması sonucuna yol açmıştır. Buna göre somut olayda mülkiyet hakkının öngördüğü usul güvencelerinin sağlanamamasından dolayı müdahalenin başvuruculara şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği, başvurucuların mülkiyet hakkının korunması ile müdahalenin kamu yararı amacı arasında olması gereken adil dengenin başvurucular aleyhine bozulduğu sonucuna ulaşılmıştır. Başvurucuların mülkiyet haklarına yapılan müdahale ölçüsüzdür.

    Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

    Bu nedenle Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapmak üzere vergi mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.”

    Anayasa Mahkemesi pişmanlık ile verilen beyannamelere ilişkin ihtirazi kayıt şerhinin dava açma hakkı vermeyeceğini ; ancak vergi dairelerinin uyarı , ihtar yazıları (müeyyideli yazıları) sonucu mükelleflerin serbest iradesini yansıtmayan şekilde kanuni süresinden sonra ihtirazi kayıtla düzeltme beyannamesine istinaden tahakkuk eden vergi ve cezalara karşı açılan davalarda yargı mercilerinin olayın esasını incelemeden davayı reddetmesinin mülkiyet hakkını ihlal edeceği sonucuna varmıştır.

    Söz konusu karar ile artık vergi dairelerinin mükellefleri kod listesine (özel esaslara) almamak için gönderdikleri yazılar, vergi iadelerine ilişkin olarak eksiklik ve tenzil yazıları gibi müeyyide içeren yazılar sonucu mükelleflerin, idarenin baskısı ile serbest iradesini yansıtmayan şekilde kanuni süresinden sonra ihtirazi kayıtla düzeltme beyannamesi vermesi sonucu tahakkuk eden vergi ve cezalara karşı dava açılması durumunda mahkemelerin davayı red etmeyip esastan incelemesi gerekecektir.

    III- VERGİ DAİRELERİNİN UYARI YAZISI OLMADAN SÖZLÜ UYARILARI ÜZERİNE KANUNİ SÜRESİNDEN SONRA VERİLEN DÜZELTME BEYANNAMELERİNİN DURUMU

    Mükelleflerin vergi dairelerinin uyarı yazısı olmadan veya sözlü uyarıları üzerine ihtirazi kayıtla düzeltme beyanname vermesi durumunda tahakkuk eden vergi ve cezalara ilişkin açılan davalarda mahkemeler ihtirazi kayıt şerhini  (kanuni süresinden sonra verilen beyannamelere ilişkin açılan davalarda olduğu gibi) dava açılmasına olanak sağlayan bir çekince olarak kabul etmeyecek ve işin esasına girmeyecektir.

    Bu durum Vergi Dava Daireleri Kurulunun 03.07.2019 tarih ve 2019/287 E., 2019/455 K. Sayılı , 03.07.2019 tarih ve 2019/377 E., 2019/454 K. Sayılı kararlarıyla açıklığa kavuşturulmuştur.

    Kararlara konu somut olaylarda mükellefler, vergi dairesi müdürlüğünün özel esaslara alınmama ile ilgili sözlü uyarısı ve ticaret yaptığı firmaların özel esaslara alındığının bilgisi üzerine, kendilerine tebliğ edilen herhangi bir uyarı yazısı olmadan özel esaslara tabi mükelleflerden aldıkları faturalarda yer alan katma değer vergilerinin indirimlerinden çıkarılması suretiyle ihtirazi kayıtla verilen düzeltme beyannameleri vermişlerdir.

    Kararlarda ise “ Anayasa Mahkemesinin mülkiyet ihlaline ilişkin  27.02.2019 tarih ve B.No:2015/15100 sayılı kararının sadece vergi dairelerinin müeyyideli yazıları üzerine ihtirazi kayıtla verilen düzeltme beyannamelerine istinaden tahakkuk eden vergi ve kesilen cezalara karşı açılan davalara yönelik olduğu, idarenin müeyyideli yazısı olmaksızın süresinden sonra kendiliğinden ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan tahakkuklara karşı açılan davalar bu kapsamda bulunmadığı” belirtilmiştir.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla

     

    Takdir Komisyonunun KDV İndirimlerini Reddetme Yetkisi

    Danıştay VDD Kurulu
    Tarih    : 30.01.2019
    Esas No : 2018/1085
    Karar No  : 2019/41

    VUK Md. 74

    TAKDİR KOMİSYONUNUN KDV İNDİRİMLERİNİ REDDETME YETKİSİ 

    Takdir komisyonlarının katma değer vergisi indirimlerini reddetme yetkisinin bulunduğu hk.

    İstemin Özeti: Davacı adına, takdir komisyonu kararı uyarınca, 2007 yılının Aralık dönemi için re’sen salınan katma değer vergisi ile kesilen vergi ziyaı cezasının kaldırılması istemiyle dava açılmış, Vergi Mahkemesi kararıyla; davalı idarece, tutulması zorunlu olan defterlerin veya verilen beyannamelerin gerçek durumu yansıtmadığına dair delil bulunması halinde re’sen takdir yoluna gidilebileceği, davacının ise sahte fatura düzenleyicisi olan firmalardan fatura temin ederek bu faturalarda yer alan katma değer vergilerini indirim konusu yaptığı belirtilmiş ise de 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nda yer alan düzenlemelere uygun bir şekilde davacının kaydettiği faturaların gerçek bir ticari ilişkiye dayanıp dayanmadığı, ödemelerin ne şekilde yapıldığı, fatura içeriği emtianın, faaliyet konusuyla ilgili olup olmadığı gibi hususlar araştırılarak, eleştiri getirilen faturaların sahte olduğu hususunun ortaya konulması gerektiği, bu durumda, bu yönde her hangi bir araştırma yapılmaksızın, alt firmalar hakkında sahte fatura düzenledikleri yolunda tespit bulunduğu verisi ile yetinilerek matrah takdiri için takdir komisyonuna sevk edilmesinde ve kendisine matrah, servet ve kıymet takdiri görevi verilmiş olan ve katma değer vergisi indirim reddi yetkisi bulunmayan takdir komisyonu kararı doğrultusunda yapılan cezalı tarhiyatta hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle tarhiyatı kaldırmıştır.

    Davalı idarenin temyiz istemini inceleyen Danıştay Dördüncü Dairesi, 12.02.2018 tarih ve E:2016/2608, K.2018/1383 sayılı kararıyla; takdir komisyonu, bütün vergi türleri için matrah takdirine yetkili olup, aksi yönde herhangi bir kısıtlama olmadığı, vergi türleri bakımından matrahın nasıl hesaplanacağının, kendi özel kanunlarında düzenlenen “istisna”, “muafiyet”, “kanunen kabul edilmeyen gider”, “oran”, “indirim mekanizması” gibi çeşitli vergisel kurumlar ile belirlendiği, takdir komisyonlarının, matrahı belirlenecek verginin, özel kanununda yer alan yukarıda belirtilen konulara ilişkin düzenlemeleri esas alarak matrah takdir edeceği, önemli olan hususun, matrah takdiri için takdir komisyonuna sevkin yapıldığı sırada re’sen takdir nedeninin belli ve bunun takdir komisyonunca da biliniyor olması gerektiği, Vergi Usul Kanunu’nun 74. maddesinde de belirtildiği üzere takdir komisyonlarının takdir sebebinin bulunup bulunmadığını inceleme yetkisinin bulunmadığı, bu şartların yerine getirilmesi durumunda, takdir komisyonlarının, her türlü inceleme yetkisini haiz olduğu, incelemeyi kendileri yapabilecekleri gibi inceleme yetkisini haiz diğer şahıs ya da kurumlar tarafından yapılmış incelemeleri dikkate alarak da matrah takdir etmelerinde yasal bir engel bulunmadığı, ancak, davacı şirket hakkında düzenlenen 04.12.2009 tarih ve VDENR-2009 2086/73 sayılı vergi inceleme raporu ve eki tutanaktan, 5811 sayılı Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Kanun’dan yararlanmak amacıyla 200.000,00 TL’nin 20.11.2009 tarihinde bankaya yatırılarak, 23.11.2009 tarihinde vergi dairesine beyanda bulunulduğu, beyan üzerine tahakkuk eden 10.000,00 TL’nin süresi içinde 24.11.2009 tarihinde ödendiği anlaşılmakla beraber söz konusu raporda; davacı hakkındaki inceleme yazısının 02.09.2009 tarihli olması nedeniyle vergi incelemesine başlanılmasıyla ilgili anılan Kanun’dan yararlanılmasına engel bir durum olmadığı ve davacı tarafından 2007 yılı hesap dönemi kayıtlarına intikal ettirilen … İnşaat Limited Şirketine ait faturalarda yer alan katma değer vergisi indirimleri için 5811 sayılı Kanun hükümlerinden faydalanılması ve bu Kanun hükümlerinin yerine getirilmesi nedeniyle yapılacak bir işlemin bulunmadığı hususlarının belirtildiği, bu durumda, davacı şirketin, 5811 sayılı Kanun kapsamında beyanda bulunması nedeniyle mahsup hakkının olduğu yönündeki iddiasının değerlendirilmesi ve 5811 sayılı Kanun’un 3. maddesinin 5. fıkrasında düzenlenen mahsup hakkından yararlanılmasına ilişkin şartların tamamının yerine getirilip getirilmediği de araştırılmak suretiyle yeniden bir karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle kararı bozmuştur.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla

     

    İdari Yargı Yerlerinin Denetim Yetkisi ve Re’sen Araştırma İlkesi

    Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu
    Tarih    : 10.02.2016
    Esas No : 2016/35
    Karar No  : 2016/156

    VUK Md. 359

    İYUK Md. 2

    İDARİ YARGI YERLERİNİN DENETİM YETKİSİ VE RE’SEN ARAŞTIRMA İLKESİ

    İdari yargı yerlerinin denetim yetkisinin, kanunların idari makamlara bıraktığı yetkilerin kullanılışının hukuka uygun olup olmadığının araştırılmasını kapsadığı, idari yargı yerinin defter ve belgelerin ibraz edilememesi nedeniyle idarece yapılamayan inceleme ve araştırmayı yapması idarenin yerine geçmesi sonucunu doğuracağından böyle bir inceleme ve araştırma yapılmasının re’sen araştırma yetkisinin kullanılması olarak kabulüne olanak bulunmadığı, davacının defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmemesi, VUK’un 359. maddesi uyarınca “gizleme” olarak kabul edildiğinden ve ziyaa uğratılan bir vergi bulunması halinde vergi ziyaına, bu maddede yazılı fiillerle sebebiyet verilmiş olacağından cezanın üç kat olarak uygulanması gerektiği, mücbir sebep hali olmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyerek indirim hakkından yararlanmak için yasal koşullardan birini yerine getirmeyen davacı adına yapılan vergilendirmede hukuka aykırılık bulunmadığı hk.

    İstemin Özeti: Davacı adına, defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmemesi nedeniyle katma değer vergisi indirimleri kabul edilmeyerek Ocak ila Aralık 2008 dönemleri için re’sen salınan üç kat vergi ziyaı cezalı katma değer vergileri davaya konu yapılmıştır.

    Vergi Mahkemesi kararıyla; defter ve belge isteme yazısının 29.11.2012 tarihinde davacı şirketin müdürü (…)’a elden tebliğ edildiği, verilen süre içinde defter ve belgelerin incelemeye ibraz edilmediği, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “idari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı” başlıklı 2. maddesinin 2. fıkrasına göre idari yargı yerlerinin denetim yetkisinin, kanunların idari makamlara bıraktığı yetkilerin kullanılışının hukuka uygun olup olmadığının araştırılmasını kapsadığı; söz konusu yetkilerin idari yargı yerlerince kullanılması sonucunu yaratmayacağı, davacının tutum ve davranışı ile idarenin inceleme ve araştırma yapmasını önlemesi sonucu tesis edilen işlemin iptal davasına konu edilmesi durumunda, idari yargı yerinin idarece yapılamayan inceleme ve araştırmayı yapması idarenin yerine geçmesi sonucunu doğuracağından böyle bir inceleme ve araştırma yapılmasının re’sen araştırma yetkisinin kullanılması olarak kabulüne olanak bulunmadığı, vergi incelemesi yapmaya yetkili denetim elemanına ibraz edilmediği için biçimsel varlığının gerçek mahiyetiyle uyumlu olup olmadığı tespit edilemeyen defter ve belgelerin, davacı lehine verilecek karara dayanak alınması, vergilemede esas olan “gerçek mahiyet”in biçimselliğe feda edilmesi anlamına geleceğinden, gerçek mahiyetiyle uyumlu olduklarının, idari yargı yerince saptanmasına olanak bulunmayan; aksine, yetkili inceleme elemanına ibraz edilmedikleri için kanıt olma değerini yitiren defter ve belgelere dayanılarak mahkemece yeniden inceleme yaptırılmasının mümkün olmadığı, diğer taraftan, idari yargı yerinin görevi, idari işlemin tesis edildiği tarihte yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olup olmadığını denetlemek olduğundan, idari işlemin tesis tarihinden sonra yargı yerince yapılacak veya bilirkişiye yaptırılacak inceleme sonucuna göre karar verilmesinin bu yönüyle de mümkün görülmediği, davacının defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmemesi, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesi uyarınca “gizleme” olarak kabul edildiğinden ve ziyaa uğratılan bir vergi bulunması halinde vergi ziyaına, bu maddede yazılı fiillerle sebebiyet verilmiş olacağından cezanın üç kat olarak uygulanması gerektiği, mücbir sebep hali olmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyerek indirim hakkından yararlanmak için yasal koşullardan birini yerine getirmeyen davacı adına yapılan vergilendirmede hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

    Davacının temyiz istemini inceleyen Danıştay Dokuzuncu Dairesi 11.12.2014 tarih ve E. 2014/8822, K. 2014/9125 sayılı kararıyla; katma değer vergisinin indirim konusu yapılabilmesi için indirim konusu yapılacak verginin fatura veya benzeri belgeler üzerinde ayrıca gösterilmesi ve söz konusu belgelerin kanuni defterlere kaydedilmiş olması gerektiği, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda re’sen araştırma ilkesi benimsendiği ve aynı Kanun’un 31. maddesinin atıfta bulunduğu Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 275. maddesinde, hakimin özel bilgi ve uzmanlık isteyen bir konuda bilirkişi incelemesi yaptırmaya yetkili olduğunun kurala bağlandığı, olayda, davacının defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmemesi nedeniyle re’sen takdire gidilmesi yerinde olmakla birlikte, davacı tarafından gerek dava dilekçesinde gerek temyiz dilekçesinde, dava konusu dönemlere ait defter ve belgelerin mahkemeye ibraz edilebileceği belirtildiğinden, yukarıda sözü edilen re’sen araştırma ilkesi karşısında Vergi Mahkemesi’nce, davacının ibraz edeceğini belirttiği defter ve belgelerinin istenmesi, bu defter ve belgelerden vergi dairesi müdürlüğünün de haberdar edilmesi suretiyle söz konusu belgelerin gerçekten emtia alımına ait faturalar olup olmadığının araştırılması ve gerçek alış faturaları esas alınarak ödenecek verginin tespiti için bu defter ve faturalar üzerinde gerek görüldüğü takdirde bilirkişi incelemesi yaptırılarak ulaşılacak sonuca göre yeniden bir karar verilmek üzere kararı bozmuş; vergi idaresinin karar düzeltme istemini reddetmiştir.

    Bozma kararına uymayan Vergi Mahkemesi kararıyla; aynı hukuksal nedenler ve gerekçeyle ilk kararında ısrar etmiştir.

    Davacı tarafından; defter ve belgeler incelenmeden verilen kararın re’sen araştırma ilkesine aykırı olduğu ileri sürülerek kararın bozulması istenmiştir.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla

     

    Vergi Uyuşmazlıklarının Yargı Aşamasında Çözümlenmesi

    Mükellef ile idare arasında doğan uyuşmazlığın, idari aşamada çözümlenememesi durumunda, olay “vergi davası” şeklinde yargısal denetime tabi tutulmak üzere, mükellefçe vergi yargı organına aktarılır.

    Pek rastlanmamakla birlikte, bazen de idarenin birimleri arasındaki görüş ve uygulama farklılığı nedeniyle, uyuşmazlığın yargı organına aktarıldığın ya da idari aşamada çözümlenen uyuşmazlığın, vergi idaresince dava konusu yapıldığı görülmektedir.

    Vergi uyuşmazlıklarının yargı aşamasında “vergi davası” şeklinde incelenmesi sonucunda yargı organınca verilen kararlar, taraflar açısından kesin hüküm niteliğindedir. Böylece, uyuşmazlık yargının kararı doğrultusunda, çözümlenmiş olur. Mükellef ya da idare, ancak bir üst yargı organına başvurarak bu kararın bozulmasını isteyebilir.

    Mükellefler veya vergi sorumluları ya da vergi dairesi, öncelikle idari yargı sistemi içinde yer alan vergi mahkemelerine daha sonra da, itiraz ve temyiz için bölge idare mahkemeleri ve Danıştay gibi idari yargı organlarına başvurarak uyuşmazlıklarını yargı aşamasında çözmeye çalışmaktadırlar.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla

     

    Maliye’den İkinci Şok Dalgası

    Türkiye, sıkça af yasalarının çıkarıldığı ve uygulandığı ülkelerden birisi. İmar Barışından yararlananlara Maliyeden sonra ikinci şok Tapudan..

    Bu yasalar özellikle belli konularda çıkarılıyor. Örneğin, vergi, imar, ticaret sicili afları gibi. Bunların getirilme amacını çok tartışmaya gerek yok, çünkü  yıllardır süren belirli sorunları çözmeye yönelik. Kesinlikle eleştirmiyoruz. Bu af düzenlemelerinin yasalaşma aşamasında herhangi bir sorunla karşılaşılmıyor, her şey olumlu ve olması gerektiği gibi. Ancak, sorun/sorunlar yasalar yürürlüğe girdikten sonra başlıyor, çoğu ilgili kurumun idari görüşü ve uygulamalarına dayanıyor. Öyle görüşlere ve uygulamalara rastlıyoruz ki, insanlar bu düzenlemelerden yararlandığına bin pişman oluyor.

    İnsanların en çok sorun yaşadığı ve yararlandığına pişman olduğu af, İMAR AFFI (BARIŞI).

    İmar Barışı Neden Düzenlenmişti?

    İmar Barışı; Vatandaşların devletle ihtilaflı durumunun ortadan kaldırılması, imara aykırı, ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınması yoluyla bu yapılara yasallık kazandırılması ve imar barışının sağlanması amacıyla hayata geçirildi. İmar Barışı’na ilişkin düzenleme, 7143 sayılı Kanunla 3194 sayılı İmar Kanuna eklenen Geçici 16. Maddede yer alıyor.

    İmar Barışı, 31 Aralık 2017 tarihinden önce yapılmış ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapılar için söz konusu.

    İmar Barışı’nda Başvuru Süresi Nasıldı? Başvuru Süresi Kaç Kez Uzatıldı!

    Kanunda yer alan ilk düzenlemeye göre, İmar Barışı başvurularının, 8 Haziran 2018’de başlaması ve 31 Ekim 2018 tarihinde sona ermesi ve ödemelerinde 21 Aralık 2018 tarihine kadar yapılması öngörüldü. Ancak, konutların imar ve iskan sorununu çözmesi hedeflenen İmar Barışı düzenlemesi kapsamında e-Devlet üzerinden başlayan başvurulara vatandaşların ilgisinin sürmesi ve gelen yoğun talep üzerine, iki kez uzatıldı:

    – İlki, 257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile, sadece başvuru süresi 31 Aralık 2018 tarihine kadar uzatıldı,  ödeme süresinde ise herhangi bir değişiklik yapılmadı (31 Ekim 2018 tarihli ve 30581 sayılı Resmi Gazete)

    – İkincisinde ise, 538 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile, İmar Barışı’nda yapı kayıt belgesi için başvuru süresi 15 Haziran 2019 tarihine, yapı kayıt bedeli ödeme süresi ise 30 Haziran 2019 tarihine uzatıldı (31 Aralık 2018 tarihli ve 30642 sayılı (4. Mükerrer) Resmi Gazete)

    Ayrıca, 1267 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile de, yapı kayıt bedelinin en az yüzde 25’ini 31 Temmuz 2019 tarihine kadar peşin yatıranların kalan kısmın yüzde 2 oranında artırılması suretiyle hesaplanacak miktarın yatırılması şartıyla 31 Aralık 2019 tarihine uzatıldı (1 Temmuz 2019 tarihli ve 30818 sayılı Resmi Gazete)

    Yani, taksitle ödemeyi seçenlerin, bu ayın sonuna kadar söz konusu tutarları ödemeleri gerekiyor.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla

     

    Aynı Gayrimenkul Üzerinde Veraseten İştirak Durumunda Vergileme

    Aynı gayrimenkul üzerinde,  veraseten iştirak ve ayrıca müşterek mülkiyet ve hemde paylı mülkiyet olması durumunda vergileme

    Bilindiği gibi, uygulamada aynı gayrimenkul üzerinde hem miras yoluyla veraseten iştirak, hem müşterek mülkiyet, ve hem de paylı mülkiyet söz konusu olması durumunda maliklerin arasında yapılacak  rızaen taksim işleminde harç nispeti konusunda farklı uygulamalar yapılmaktadır. Bu gibi işlemler esasen ilgili harcın binde 22,77 değil, esasen binde 4,55 olarak uygulanması gerekecektir. ( 4 sayılı tarife 6/C- Harçlar Kanunu Tapu İşlemleri, Tabu ve Kadastro işlemlerinden alınan harçlar )

    Konuyla ilgili  Maliye Bakanlığı tarafından verilen bir Özelge de  aynen şöyle açıklamalar yapılmıştır: (1)[1]

    492 sayılı Harçlar Kanununun 57 nci maddesinde, tapu ve kadastro işlemlerinden bu Kanuna bağlı (4) sayılı tarifede yazılı olanların, tapu ve kadastro harçlarına tabi olduğu; 64 üncü maddesinin ikinci fıkrasında ise muhtelif işlemler aynı zamanda yapılırsa her işlemin ayrı ayrı harca tabi olduğu, ifrazen yapılan taksimlerde bu fıkra hükmünün uygulanmayacağı hükme bağlanmıştır.

    492 sayılı Kanuna bağlı (4) sayılı tarifenin “I-Tapu İşlemleri” başlıklı bölümünün;

    3- a fıkrasında,”Terekeye dahil taşınmaz malların kanuni ve atanmış mirasçılar arasında aynen veya ifrazen yapılacak taksiminde kayıtlı değer üzerinden (Binde 22,77),

    6 ncı fıkrasında,

    1. a)İfraz veya taksim veya birleştirme işlemlerinde kayıtlı değerler üzerinden (Binde 11,38)
    2. b)İmar parselasyon planları uygulama sonucu şuyulanan parsellerin pay sahipleri arasında rızaen veya hükmen taksiminde kayıtlı değer üzerinden (Binde 11,38)
    3. c)Yukarıdaki fıkralar dışında kalan ve müşterek mülkiyete konu olanların rızaen veya hükmen pay sahipleri arasında, aynen veya ifrazen taksiminde kayıtlı değer üzerinden ( Binde 4,55)”

    hükmü yer almaktadır.

    4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 683 üncü maddesinde mülkiyet hakkı, bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahip olması şeklinde tanımlanmıştır. Mülkiyet hakkı, hak sahibinin adedi bakımından paylı mülkiyet ve elbirliği mülkiyeti şeklinde bir ayrıma tabi tutularak Kanunun 688 inci maddesinde paylı mülkiyet, birden çok kimsenin maddi olarak bölünmüş olmayan bir şeyin tamamına belli paylarla malik olması; 701’inci maddesinde elbirliği mülkiyeti, kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti şeklinde tanımlanmış, 703 üncü maddesinde de elbirliği mülkiyetinin, malın devri, topluluğun dağılması veya paylı mülkiyete geçilmesiyle sona ereceği, paylaştırmanın, aksine bir hüküm bulunmadıkça, paylı mülkiyet hükümlerine göre yapılacağı hükme bağlanmıştır.

    Yukarıdaki hükümlere göre, veraset yoluyla intikal etmiş gayrimenkullerin aynen veya ifrazen yapılacak taksimi sırasında Harçlar Kanununa bağlı (4) sayılı tarifenin I/3 üncü maddesinin (a) fıkrasına göre; diğer gayrimenkullerin ifraz işlemlerinden ise (4) sayılı tarifenin I/6 ncı maddesinde yer alan hükümlere göre harç tahsil edilmesi gerekmektedir.

    Buna göre,

    1- Pay sahipleri arasında taksimi talep edilen paylı (müşterek) mülkiyete konu gayrimenkulleri mirasın intikali yoluyla iktisap eden pay sahipleri adına tapuda yapılacak tescil işleminde, 492 sayılı Kanuna bağlı (4) sayılı tarifenin I-3/(a) fıkrasına göre gayrimenkullerin kayıtlı değerinin her bir mirasçının miras paylarına isabet eden miktarı üzerinden binde 22,77 oranında,

    2- Paylı (müşterek) mülkiyete konu gayrimenkulleri satış yoluyla iktisap eden pay sahipleri adına tapuda yapılacak tescil işleminden, aynı tarifenin I/6-(c) fıkrasına göre gayrimenkullerin kayıtlı değeri üzerinden binde 4,55 oranında harç tahsil edilmesi gerekmektedir. “

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla

     

    Şirket Ortağının Şahsi Borçlarının Şirkete Etkisi

    Ticaret hayatının kaçınılmaz tartışmalarından bir tanesi şirket ortaklarının şahsi borçlarından dolayı ortakların hisselerinin veya ortaklık paylarının bu borç ilişkisinden etkilenip etkilenmeyeceğidir.

    6102 sayılı TTK açısından aşağıda yer vereceğimiz açıklamalar göre şirket ortaklarının şahsi alacaklılarının şirket ortağının hissesi üzerinde takip muameleleri yapmaları yasal açıdan mümkün gözükmektedir.

    1-Şahıs işletmelerinde ortaklık payı haczedilemez

    6102 sayılı TTK’nın “E-Ortakların Kişisel Alacaklıları” kenar başlıklı 133/1. fıkrası şahıs şirketlerinde ortakların kişisel alacaklılarının alacaklarını ortaklıktan nasıl alabileceğini düzenlemiştir. Buna göre bir şahıs şirketi devam ettiği sürece ortaklardan birinin kişisel alacaklısı, hakkını şirketin bilançosu gereğince o ortağa düşen “kâr payından” ve şirket fesh olunmuşsa “tasfiye payından” alabilir. Henüz bilanço düzenlenmemişse alacaklı bilançonun düzenlenmesi sonucunda borçluya düşecek kâr ve tasfiye payı üzerine haciz koydurabilir.
    Kanunun amir hükmü gereği bir şahıs şirketi türünde ortağın şahsi alacaklısının kar payı ve tasfiye payı dışında doğrudan haciz vb. takip yolu uygulayabileceği bir hakkı mümkün bulunmamaktadır. Buna göre, şahıs şirketlerinde alacaklı, öncelikle ortağın kâr payına ve şahsi mallarına haciz koydurabilir. Ancak, bunlar borcu karşılamaz ise, şahsi alacaklı, tasfiye sonucundan borçlu ortağa düşecek paya haciz koydurmaya ve altı ay önce ihbarda bulunmak ve hesap yılı sonu için hüküm ifade etmek üzere, mahkemeden ortaklığın feshini istemeye yetkilidir. Mahkemece feshe karar verilmeden önce borcun ortaklık veya diğer ortaklarca ödenmesi durumunda fesih davası düşer.

    Görüldüğü üzere, şahıs şirketlerinde güven unsurunun önemli olması nedeniyle çıplak payın haczi ve satışı suretiyle üçüncü bir kişinin doğrudan şahıs şirketlerine ortak olması istenmemiş, bunun yerine alacaklının kâr payına yahut şirketin tasfiyesi suretiyle borçlu ortağa düşecek olan tasfiye payına haciz koydurabileceği düzenlenmiştir.

    2- Sermaye şirketlerinde pay senedi haciz edilebilir

    TTK’nın 133/2. fıkrası ise “sermaye şirketlerinde” ortakların kişisel alacaklılarının alacaklarını ortaklıktan nasıl alabileceğini düzenlemiştir. Buna göre; sermaye şirketlerinde alacaklılar, alacaklarını, o ortağa düşen kâr veya tasfiye payından almak yanında, borçlularına ait olan, senede bağlanmış veya bağlanmamış payların, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun taşınırlara ilişkin hükümleri uyarınca haczedilmesini ve paraya çevrilmesini isteyebilirler. Haciz, istek üzerine pay defterine işlenmektedir.

    Buna karşın, sermaye ortaklıklarında ortakların şahsi alacaklılarının kolektif ve komandit şirketlerde olduğu gibi, ortaklığın feshini isteme olanakları yoktur.

    Hem şahıs, hem de sermaye şirketine ortak olanların şahsi alacaklıları TTK’nın 133/3. fıkrasına göre, alacaklılar, tüm ticaret şirketlerinde alacaklarını, ortağın şirketten olan diğer alacaklarından da alabilme ve bunun için haciz yaptırabilme yetkisini de haizdir. TTK’nın 133/4. fıkrasına göre ise bu durum borçlu ortakların şirket dışındaki mallarına alacaklıların başvurmalarına engel olmayacaktır. Bu hükümler çerçevesinde herhangi bir sermaye şirketi ortağının veya ortaklarının şahsi alacaklısı alacağını ortağın şahsi malvarlığından, kâr payından, ortaklık payından, tasfiye payından ve ortağın şirketten olan diğer alacaklarından alabilecektir.

    Sermaye şirketlerinde ortakların sahip olduğu şirket hisseleri, mali bir değer ifade etmeleri sebebiyle haczi kabil mal ve haklar arasında kabul edilmektedir. Bu bağlamda, ortakların kişisel alacaklıları da, borçlu ortak aleyhine genel haciz yolu ile veya rehinin paraya çevrilmesi yolu ile icra takibi başlatabilirler. Buna göre; haczedilecek ve paraya çevrilecek hissenin bir anonim veya limited şirkete ait bulunması veya senede bağlanmış olup olmaması, herhangi bir hüküm farkı yaratmaz.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla

     

    İhale Hacizlerinde Personel Ücretlerinin Haciz Edilememesi

    Vergi borcundan kaynaklanan müteahhitlerin ihale merciileri nezdindeki teminat ve hak edişleri üzerine tatbik edilen hacizler sırasında personel ücretlerinin haciz edilemeyeceği

    Piyasada kamu kurum ve kuruluşlarına iş yapan pek çok müteahhitler istihkak alımı sırasında bağlı oldukları vergi dairelerine borcu yoktur kağıdı veya başka bir deyimle “ilişiksiz belgesi” sunmaktadırlar.  Bu ilişiksiz belgesi sunulması işlemi müteahhidin bağlı olduğu vergi dairesi  ile ihale makamı saymanlığı arasında Internet ortamında veya faks ile ilişki kurmaktadır.  Böylece bu muhaberat sonucunda müteahhidin borcu olması halinde bu borç otomatik olarak istihkaktan kesilmektedir.    Başka bir ifade ile, istihkak sahibi olan müteahhidin  hak edişinden vergi borcu mahsup edilerek kalan kısım var ise müteahhide ödenmektedir. 

    Uygulamada bu durum müteahhitler bakımından önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İstihkaktan vergi borcunun kesilmesi müteahhit açısından   bir prestij kaybı ve onur meselesi olarak değerlendirilmektedir.  Önemli olan en doğru uygulama ise istihkak ödemesi yapılmazdan önce müteahhidin vergi dairesine olan borçlarını  ödeyip, borcu sıfırlanarak ve temiz kağıdı alınarak ihale makamlarından istihkaklarını net ve kesintisiz bir şekilde ödenmesinin sağlanmasıdır.  Ancak çoğu zaman bu uygulama müteahhitlerin nakit sıkıntısı çekmeleri dolayısıyla istihkaktan vergi borçlarının tamamı kesilebilmektedir.  Üste bir şey kaldığı takdirde müteahhide bu mütebaki kısım ödenmektedir. Bazı hallerde ise, borç istihkaktan fazla olabilmekte ve geriye müteahhide ödenecek bir şey kalmamaktadır.

    Asıl konumuza gelecek olursak, uygulamada ihale makamları nezdindeki teminat ve istihkaklar üzerine yürütülen vergi hacizleri ile iş yerinde bulunan tesisat, malzeme, ham, yarı işlenmiş ve tam işlenmiş mallar ve başka kıymetler üzerinde yapılan hacizlerin işçi ücretlerinin içerip, içermediği konusunda bir kısım tereddütler ortaya çıkmış olup, bu konu hakkında Maliye Bakanlığı’ndan  görüş belirtmesi bazı müteahhidler tarafından   istenilmiştir.

    Bilindiği gibi 6183 sayılı AATUHK’nun 54. ve müteakip maddelerinde  amme alacağının cebren  takip ve tahsil esasları hükme bağlanmış, amme borçlusunun borcuna  yetecek miktardaki  malların haczedilerek  paraya çevrilmesi, bu esaslardan biri olarak düzenlenmiştir. 

    Öte yandan, 6183 sayılı kanunun 70. maddesinde de özel yasalarında haczi olanaksız olan malların haczedilmeyeceği hükme bağlanmıştır.  Müteahhitlik veya öteki iş kollarında faaliyet sürdüren mükelleflerin ödenmemiş olan kamu borcu dolayısıyla ihale makamları nezdindeki   teminat ve istihkakları üzerine konulan hacizlerin personel ücretlerini  kapsayıp/kapsamayacağı konusu Maliye Bakanlığı tarafından bir iç genelge ile 2005 yılında çözüme kavuşturulmuştur(1).  Buna göre, 4857 sayılı iş yasasının 32. maddesinde ücretin tarifi konusundaki bilgilere yer verilerek ücret ve ücretin ödenmesi açıklanmıştır.  Yine 4857 sayılı yasanın 36. maddesinde de kamu makamlarının ve asıl işverenlerin hak edişlerinden ücret kesme mükellefiyetine yer verilmiştir.   

    Bir işverenin üçüncü kişiye karşı olan  borçlarından ötürü işyerinde bulunan tesisat, malzeme, ham, yarı işlenmiş ve tam işlenmiş mallar ve başka değerler üzerinde yapılacak icra ve haciz takibi, bu işyerinde çalışan personelin icra kararının alındığı tarihten evvelki üç aylık dönem içindeki  ücret (maaş)  alacaklarını karşılayacak bölüm ayrıldıktan sonra kalan kısım üzerinde hüküm ifade eder hükmü gereği istihkakların tamamı vergi borcu dolayısıyla haciz edilmeyecektir.

    Özetle, gerek müteahhitlik sektöründe ve gerekse öteki iş kollarında faaliyette bulunan  kişilerin ödenmemiş  amme borçları dolayısıyla  ihale makamları nezdindeki teminat ve istihkakları üzerine tatbik edilen hacizler nedeniyle  yapılacak kesintilerin, işçilerin her hak ediş dönemi için olan ücret alacaklarının üç aylık tutarı hariç bırakılarak uygulanması gerekmektedir. Hak ediş dönemlerinin aylık olması halinde ise haciz dışı bırakılacak işçi ücretlerinin ilgili aya ait işçi ücretleri olduğu tabiidir.

    Öte yandan, haciz tatbik edilebilecek hak ediş tutarının belirlenmesinde esas alınması gereken  ücret kavramından, kesintiler yapıldıktan sonra işçinin eline geçen net ücret tutarının anlaşılması gerekmekte olup bu şekilde tespit edilen ücret tutarları dışında ise hak edişlerin haczini engelleyecek bir unsur bulunmamaktadır.

    4857 sayılı kanunun 36. maddesinin 4. fıkrasında “Bir işverenin üçüncü kişiye karşı olan borçlarından dolayı işyerinde bulunan tesisat, malzeme, ham, yarı işlenmiş ve tam işlenmiş  mallar ve başka kıymetler üzerinde yapılacak haciz ve icra takibi, bu  işyerinde çalışan işçilerin icra kararının alındığı tarihten  önceki üç aylık dönem içindeki ücret alacaklarını karşılayacak kısım ayrıldıktan sonra, kalan kısım üzerinde hüküm ifade eder, hükmü yer almaktadır.

    6183 sayılı kanun gereğince yapılacak takiplerde, söz konusu hüküm, haciz varakasının imzalandığı tarih esas alınarak işçilerin bu tarihten önceki üç aylık net ücret alacaklarının  ödenmediğinin iddia edilmesi ve bu yönde tespitin bulunması halinde, ücret alacaklarını karşılayacak kısım ayrıldıktan sonra, kalan kısım üzerinde icrai takibat yapılmak suretiyle   uygulanacaktır.

    Ayrıca,  4734 sayılı  Kamu İhale Kanunun 34. maddesinde teminat olarak kabul edilecek değerler sayılmış ve maddenin son fıkrasında “Her ne suretle olursa olsun, idarece alınan teminatlar haczedilemez ve üzerine ihtiyati tedbir konulamaz.” Hükmüne yer verilmiştir.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla

     

    Vergi Borcu Olanların Banka Hesaplarında Para Bulundurma Riski ve E-Haciz

    Gelir İdaresi Başkanlığı vergi borcu bulunan mükelleflerin Türkiye genelinde gerek kamu gerekse banka hesaplarına e-haciz uyguluyor.

    Uygulanan e-haciz sürekli ve kalıcı bir e-haciz şeklini almaktadır. Hiçbir vergi haczi sonsuza kadar devam etmez. Haciz edilen menkul veya gayrimenkuller bir şekilde tasfiye olunur. Tasfiye ve satış işlemlerinin yasada kayıtlı belirlenmiş süreleri dahilinde bu işlemler sonuçlandırılır. Sürekli e-haciz mükellefler üzerinde olumsuz etki ve sonuçlar doğurmaktadır. Kalıcı vergi hacizleri işkenceye dönüşerek, mükelleflerin üretim, yatırım ve gelecek ile ilgili ticari kararları üzerinde olumsuz psikolojik etkiler de yaratabilmektedir. Buna göre, vergi borcu olan mükelleflere bankalar hiçbir şekilde kredi vermemektedir. Üstelik bu gibi mükellefleri bankalar riskli görmektedir.

    amme borçlusu mükelleflerin vergi borçlarını vadesinde ödememeleri halinde banka mevduatlarına e-haciz uygulanmaktadır. Uygulamada birçok vergi dairesi e-haciz işlemlerini hatalı uygulayarak mükellefleri maddi ve manevi yönden mağdur etmektedirler. E-haczin kaldırılması sırasında mükellefler pek çok müşgül durum yaşamaktadırlar. Aşağıda yanlış uygulanan e-haciz uygulamaları özetlenmektedir.

    e-haciz konusunda mükelleflerin ve vatandaşların bilmesi gereken önemli noktalar.

    1) Amme borçlusu mükellefin haczi kabil olmayan bir kısım menkul, mevduat vs hesaplarına e-haciz uygulanmaktadır. E-haciz yapılabilmesi için usulüne uygun ödeme emri tebliği ve ödeme emrinin kesinleşmesi şarttır.

    2) Sıfır bakiyeli hesaplara e-haciz uygulanamaz. Uygulansa dahi hemen aynı gün içinde bu e-haczin iptal edilmesi zorunludur. Emekli maaşlarına kesinlikle e-haciz uygulanamaz.

    3) Sonsuza kadar e-haciz sürdürülemez. E-haciz sadece ve sadece bir gün geçerlidir. Ertesi gün hesapların aktif hale gelmesi veya getirilmesi zorunludur.

    4) Emekli maaşlarına veya emekli maaş hesaplarına veya emekli maaş gölge hesaplarına e-haciz uygulanamaz. Uygulansa dahi hemen kaldırılmalıdır.

    5) Çiftçilerin veya diğer amme borçlusu kimselerin devlet destekleri hesaplarına e-haciz uygulanamaz. Bu kapsamda AGİ ödemeleri, BES hesaplarına e-haciz yürütülemez.

    6) Şirket borcu nedeniyle, şirket ortağının bireysel mevduat hesabına şirket borcu kaynaklı e-haciz uygulanamaz.

    7) Sonsuza kadar devam eden ve kalıcı bir şekilde mevduat hesaplarına e-haciz yürütülemez. E-haciz konduğu an mevduat müsaitse o kadarlık miktar tahsil edilir. Ve akabinde hemen hesap aktifleştirilir. E-haciz, mevduattaki para kadar kısmı bloke edilir. Ertesi gün haciz kaldırılır. Bloke edilen tutar vergi dairesine havale edilir. Yine aynı gün hesap mükellefçe serbestçe kullanılır. E-haciz kalktıktan sonra hesaba gelen havalelere artık e-haciz uygulanamaz. E-haciz uygulanabilmesi için ikinci bir e-haczin tatbikine gereksinim olacaktır. İkinci bir e-haciz emri gelmeden gelen bütün havaleler mükelleflerce serbestçe kullanılabilir.

    8) Nafakalar hiçbir şekil ve surette haczedilemez.

    9) Emekli maaşları haczedilemez.

    10) Ücret veya maaş hacizlerinde ¼ kuralı uygulanmalıdır. Aksi takdirde e-haciz geçersizdir.*

    11) E-haciz tatbikinde 6183 sayılı yasanın 70. Maddesine dikkat edilmelidir. Bu madde hükmünde haczedilmeyecek mallar, menkuller, vs kalemler 13 bent halinde tek tek sayılmıştır.

    12) Mükellefin vergi dairesinden alacağı var ise ve bu alacak hukuken ortaya çıkmış ise bu mükellefler hakkında hiçbir şekilde e-haciz uygulanamaz. Başka bir deyimle mahsup talebi olan mükellefleri bu konuda bütün evraklarını vergi dairesine eksiksiz olarak sunmaları halinde düzeltme işlemi yapılacağından dolayı bu gibi mükelleflere de e-haciz yapılamaz. Vergi dairesi tarafından bu mükellefler ayrı bir listede takip edilerek e-haciz yollanmayacak mükellefler kategorisine konulmalıdır.

    13) 6183 sayılı 71. Maddesinde kısmen haczedilecek gelirler belirtilmiştir. Buna göre asgari ücreti aşmayan aylık gelirlerin 1/10’undan fazlası haczedilemez.

    14) Bireysel emeklilik birikimleri, katkı payları vs hesaplara hiçbir şekilde haczedilemez. Aynı şekilde agi yardımları, bu konuda asgari ücret ile ilgili devlet tarafından yapılan katkılar, çiftçilere yapılan muhtelif destek ödemeleri, sübvansiyonlar haczedilemez.

    15) Dul, emekli, şehit, engelli maaşları, vs ödentiler haczedilemez.

    16) Henüz yetişmemiş mahsullerin haczi mümkün değildir. Alivre sözleşmesi kapsamında çiftçiye emanet verilen ürünler hakkında çiftçinin borcu nedeniyle henüz yetişmemiş ürünlere haciz tatbik edilemez.

    17) Ortak hesaplara ancak borçlu kişinin payı kadar e-haciz yapılabilir. Kalan kısım için haciz söz konusu değildir.

    18) Avukatların müvekkilleri ile ilgili emanet paraları için açtıkları hesaplar üzerine e-haciz uygulanamaz.

    19) Vekaletname ile yürütülen bir çok hizmetlerde vekil tarafından asıl mükellef adına açılan hesaplara vekilin borcu nedeni ile e-haciz yürütülemez.

    İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

    Vergi ile ilgili tüm soru ve sorunlarınız için

    Canlı Sohbet Yapabilirsiniz

    Hemen Tıkla