fbpx

Vergi Uygulamasında Mücbir Sebepler

Mücbir sebepler 213 sayılı VUK’un 13. maddesinde düzenlenen ve mükelleflere belli özel durumların varlığı halinde sürelerin işlemesini durduran nedenlerdir. Mücbir sebep hali herkesçe bilinen nitelikte olabileceği gibi bazı hallerde böyle bir durumu ispat açısından ilgiyle görev yüklemektedir. Mücbir sebep, ceza kesilmesini ortadan kaldırır, vergiyi, gecikme faizini ya da geçmişte tahakkuk ettirildiği halde ödenmemiş olan vergiler, gecikme zamları veya mücbir sebep öncesi kesilmiş olan cezaları etkilemez.

Mücbir sebep, genel olarak kişilerin iradesi dışında meydana gelen öngörülmeyen ve öngörülemeyen veya öngörülse dahi her türlü imkan ve araca rağmen önlenemeyen olaylar olarak nitelendirilebilir. Mücbir sebep dışsal karakterli olup, mükellef açısından kusurluluğu ortadan kaldırır. Mücbir sebeplerle karşı karşıya kalan kişi bu olaylardan kaynaklanan çok ciddi sıkıntılar hatta çoğu zaman imkansızlıklar içine düşebilir([1]).

Mücbir sebebin en belirgin özelliği, kişinin iradesi dışında meydana gelen kaçınılamaz ve karşı konulamaz bir olay olmasıdır. Danıştay’a göre, mücbir sebepler, “insanın iradesi ve ihtiyarı dışında meydana gelen tesadüfi olaylardır.” Bu olayların meydana gelmelerinden önce bilinmeleri mümkün olmadığı gibi, meydana geldikleri zamanda giderilmeleri de ilgilinin iradesine bağlı değildir. Mücbir sebebin vergiye ilişkin ödevlerin yerine getirilmesini engelleyecek nitelik ve ağırlıkta olması gerekir([2]).

Mücbir sebebin yanı sıra mücbir sebep benzeri hallerin de varlığı söz konusudur. Bu haller; zor durum, beklenmeyen olay ve ölüm hallerdir. Zor durum ve beklenmeyen hal mücbir sebep ile benzerlikler göstermesine karşın, mücbir sebebin ihtiva ettiği unsurları taşımazlar. Her mücbir sebep, başlı başına bir beklenmeyen olaydır. Doğal afetler, ilgili kimsenin tutukluluk hali, ağır kaza ve hastalık, yangın gibi olaylar birer beklenmeyen olaydır. Ancak her beklenmeyen olay bir mücbir sebep olarak nitelendirilemez. Zor durum ise, kişinin vergilendirme ile ilgili ödevlerini ifa etmesine engel olabilecek türlü hadiseler olabilir. Mücbir sebep, doğrudan vergi mükellefini etkiler([3]). Bir başka deyişle mücbir sebebin etkileri doğrudan mükellefe yöneliktir. Zor durumun ise böyle bir özelliği olmayabilir. Vergi mükellefini değil ama onun yakınlarını etkileyen bir hadise, vergi mükellefinin de ödevlerini yerine getirmesini engelleyebilir. Ancak bu durumda vergi idaresinin takdir yetkisi önem kazanmaktadır. Vergi idaresi, zor durum halini ve bu hal nedeni ile vergilendirme ile ilgili ödevlerin sürelerinin uzayacağını takdir etme yetkisini haizdir. Doğal olarak bu durumun ilgili kimse tarafından ispat edilmesi şarttır([4]).

II- KAVRAMSAL OLARAK MÜCBİR SEBEP

Mücbir sebep, bir hakkın kullanılmasını, bir borcun ya da ödevin yerine getirilmesini engelleyen, önceden bilinmesi ve önlenmesi mümkün olmayan her türlü olaydır. Ayrıca, çeşitli hukuk dallarının ortak kavramıdır. Süresi içinde bir mücbir sebep ya da beklenmeyen hal nedeniyle kullanılmamış olan hakkın kullanılabilmesi hukukun genel ilkelerindendir([5]).

Mücbir sebep, kolayca kestirileceği gibi, vergi hukukunda da uygulama alanı bulan geçerli bir kavramdır. Bu sebeple VUK’un 13-17. maddeleri arasında mücbir sebep vergi uygulaması açısından, oldukça yetersiz düzeyde düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu düzenlemeye göre, mücbir sebebin meydana gelmesi halinde vergisel ödev ve işlemler durmakta ve süreler işlememektedir([6]).

Diğer yandan mücbir sebep, hukukun değişik alanlarında kullanılan bir kavram olduğundan, yapılacak bir tanımlamanın bütün hukuk dallarını kapsaması gerekeceğinden, böyle bir tanımlama yapmanın imkansız olduğu da ifade edilmektedir. Bununla birlikte mücbir sebebin en belirgin özellikleri kişilerin iradesi dışında meydana gelmesi, kaçınılamaz ve karşı konulamaz bir olayın vuku bulmasıdır([7]).

Mevzuatta mücbir sebep kavramının kesin bir tanımının yapılmayıp, mücbir sebep sayılacak hallere örnek verilmiş olması ise, belirli nitelikteki olayların önceden mutlak bir şekilde mücbir sebep olarak kabul edilmesinin söz konusu olamayacağındandır. Dolayısı ile her bir olay, kendi koşulları ve özellikleri içinde ayrı ayrı değerlendirilmek durumundadır([8]).

Ağır hastalık ve ağır kaza halleri, afet halleri, mecburi gaybubet, yükümlünün yasal defter ve belgeleri üzerinde tasarruftan yoksun kalması gibi haller mücbir sebep olarak kabul edilmektedir. İşte bu mücbir sebeplerin varlığı sonucunda vergi mükellef ve sorumlularının ödevlerini ifa edemiyor olmaları, bu durumda olan kimselere ödevleri yerine getirme konusunda kolaylık sağlanmasını gerekli kılmaktadır.

Yapılan bu açıklamalar doğrultusunda mücbir sebepleri genel olarak, mükellefin kusuru olmaksızın gerçekleşen, öngörülebilmesi ve önlenebilmesi imkansız olan ve aynı zamanda da mükellefin, vergilendirme ile ilgili ödevlerini yerine getirmesine engel olabilecek vasıftaki her türlü olay olarak ifade edebiliriz.

III- MÜCBİR SEBEP DURUMLARI NELERDİR?

213 sayılı VUK’da mücbir sebebin tanımı yer almamakla birlikte mücbir sebep sayılabilecek bazı hallere örnek verilmektedir([9]). Buna göre mücbir sebep;

1- Vergi ödevlerinden herhangi birinin yerine getirilmesine engel olacak derecede ağır kaza, ağır hastalık ve tutukluluk([10]),

2- Vergi ödevlerinin yerine getirilmesine engel olacak yangın, yer sarsıntısı ve su basması gibi afetler,

3- Kişinin iradesi dışında vukua gelen mecburi gaybubetler (rehin alınma gibi),

4- Sahibinin iradesi dışındaki sebeplerle defter ve vesikaların elinden çıkmış bulunması,

gibi hallerdir.

Yasa hükümlerinden anlaşılacağı üzere, kanun mücbir sebep sayılan halleri 4 durumla sınırlı tutmamış sonunda yer verildiği “gibi haller” ifadesiyle bu sayılanlar dışında ortaya çıkan olaylarda mücbir sebep olarak değerlendirilebilmektedir([11]).

Mücbir sebebin genel tarafından bilinmesi durumunda mükelleflerce ayrıca ispat ve tevsikine gerek yoktur. Ancak, mükellef nezdinde meydana gelen büyük ölçüde mükellef tarafından bilinen mücbir sebeplerin vergi dairesi veya yargı organına karşı ispat ve belgelenmesi gerekmektedir.

IV- MÜCBİR SEBEP HALİNDE İSPAT YÜKÜ KİME AİTTİR?

Bilindiği gibi, “Herkesin iddiasını ispat etmekle yükümlü olması” genel bir hukuk kuralı olduğuna göre, mücbir sebebin ispat yükümlülüğü de “ilgiliye” aittir. İlgili vergi mükellefi olacağı gibi, vergi sorumlusu da olabilir. Nitekim VUK’un 15. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereği, mücbir sebebin ilgililer tarafından ispat ve tevsik edilmesi gerekmektedir. Fakat bir büyük depremde mücbir sebebin ispat ve belgelendirilmesine gerek yoktur. Nitekim 1999 tarihinde Marmara Bölgesini sarsan büyük depremde Maliye Bakanlığı yayımladığı 277 Seri No.lu VUK GT([12]) ile bu afeti, VUK’un 13. maddesi gereğince, “mücbir sebep hali” olarak kabul ve ilan edilmiştir. Bu durumda ilgililere, ispat yükü düşmemektedir.

V- MÜCBİR SEBEP VERGİYİ DOĞURAN OLAYI ETKİLER Mİ?

Mücbir sebep vergiyi doğuran olayı etkilemez. Sadece, vergi alacağının doğması üzerine mükellefçe yerine getirilecek vergileme ile ilgili görevlerin süresini uzatmaktadır([13]).

Örneğin, Gayrimenkul Sermaye İradı yönünden Gelir Vergisi mükellefi olan Bay(A), 2007 Takvim yılı boyunca tahsil etmesi gereken kira gelirini tahsil edememiş dahi olsa bu gelir, 2007 Takvim yılının geliri olarak vergilendirilir. Bay (A)’nın söz konusu tahsilatı 2008 Takvim yılında yapmış olması bu durumu değiştirmez([14]).

VI- MÜCBİR SEBEP HALİNİN VERGİNİN TARHINA ETKİSİ NEDİR?

Verginin tarhının, vergi alacağının kanunlarında gösterilen matrah ve nispetler üzerinden vergi dairesi tarafından hesaplanarak bu alacağı miktar itibariyle tespit eden idari muamele olduğu, VUK’un 20. maddesi hükmüdür. Yine VUK’un “Re’sen Vergi Tarhiyatı” konusunun ele alındığı 30. maddesi uyarınca re’sen tarhiyat; vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanunî ölçülere dayanılarak tespitine imkân bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunmasıdır. Vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitinin mümkün olmadığı durumlarda ilgili dönem vergi matrahları re’sen tarh edilmektedir.

Mücbir sebep vergilendirme ile ilgili sürelerin uzamasına imkan sağlarken, verginin tarhı yönünden durum daha farklıdır. Örneğin yangın nedeni ile sahibinin rızası dışında kanuni defterlerinin elden çıkmış olması, “zayi belgesi”nin varlığı halinde ceza kesilmesini önlemekte, ancak yukarıda bahsi geçen VUK’un 30. maddesi gereğince ilgili dönem vergi matrahı re’sen tarhı gerekmektedir. Zira her ne sebeple olursa olsun, kanuni defter ve belgelerin elden çıkmış olması halinde vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmamaktadır.

VII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN TARH ZAMANAŞIMI UYGULAMALARINA ETKİLERİ

Mücbir sebep halinin zamanaşımı uygulamalarına olan etkisi, tarh ve ceza zamanaşımı açısından farklılık göstermektedir.

A- TARH ZAMANAŞIMI AÇISINDAN

Tarh zamanaşımı mevzuusu, VUK’un 114. maddesi ile düzenlenmiştir. Buna göre: “Vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak beş yıl içinde tarh ve mükellefe tebliğ edilmeyen vergiler zamanaşımına uğrar.”

VUK’un 15. maddesi ise, 13. maddede yazılı mücbir sebeplerden herhangi birinin varlığı halinde, bu sebep ortadan kalkıncaya kadar sürelerin işlemeyeceğine ve bu durumda tarh zamanaşımının duracağına ilişkin düzenlemeler ihtiva etmektedir.

Örneğin, 22.11.2007 tarihinde, Kurumlar Vergisi mükellefi (X) Limited Şirketinin ticari ikametgâhının bulunduğu iş merkezinde çıkan yangının etkilerinin 30.11.2007 Tarihinde son bulduğunu varsayacak olursak bu durumda, vergi kanunlarında belirtilen süreler, VUK’un 15. maddesi gereğince 22-30 Kasım tarihleri arasında 8 gün süre boyunca ilgili mükellef açısından işlemeyecektir. Bununla birlikte, 2007 takvim yılı için 31.12.2012 Tarihinde sona erecek olan tarh zamanaşımının, 8 gün uzayarak 08.01.2013 Tarihinde tamamlanacak olması da yine VUK’un 15. maddesinin bir gereğidir.

B- CEZA ZAMANAŞIMI AÇISINDAN

VUK’un 374. maddesi “Ceza Kesmede zamanaşımı”nı düzenlemektedir. Söz konusu madde, aşağıda yer alan sürelerin geçmesinden sonra ceza kesilmeyeceğini ifade etmektedir:

“1) Vergi ziyaı cezasında cezanın bağlı olduğu vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın birinci gününden; 353. ve mükerrer 355. maddeler uyarınca kesilecek usulsüzlük cezalarında, usulsüzlüğün yapıldığı yılı takip eden yılın birinci gününden başlayarak 5 yıl([15])

2) Usulsüzlükte, usulsüzlüğün yapıldığı yılı takip eden yılın birinci gününden başlayarak 2 yıl;

Ancak 336. madde hükmüne göre vergi ziyaı cezası ile usulsüzlüğün birleşmesi halinde kesilecek ceza, vergi ziyaı cezası için belli edilen zamanaşımı süresi içinde kesilir. Bu süreler içinde ceza ihbarnamesi tebliğ edilmekle zamanaşımı kesilmiş olur.”([16])

Mücbir sebep nedeni ile işlemeyen sürelerin tarh zaman aşımı süresine ilave edilmesinin gerekliliği, VUK’un 15. maddesi ile hüküm altına alınmışken, ceza zamanaşımı açısından böyle bir durum söz konusu değildir. Bir başka anlatımla, mücbir sebep nedeni ile işlemeyen süreler de ceza zamanaşımı süresine dahildir.

Ceza zamanaşımını kesen tek durum, ceza kesme zamanaşımı süresi içerisinde ilgiliye ceza ihbarnamesinin tebliği edilmiş olmasıdır.

VIII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN VERGİ CEZALARINA ETKİSİ

Mücbir sebep halinin, vergi cezalarına olan etkisi, VUK’un 373. maddesi ile düzenlenmiş bulunmaktadır. Anılan madde hükmüne göre; “Bu kanunda yazılı mücbir sebeplerden herhangi birinin vukua geldiği malum ise veya tevsik ve ispat olunursa vergi cezası kesilmez.”([17])

Cezanın kesilmemesi için VUK’da açık olarak belirtilmiş olan mücbir sebep hallerinin varlığı şarttır. Bununla birlikte mücbir sebebin, vergi ödevinin normal süresi içerisinde yerine getirilmemiş olması nedeni ile VUK uyarınca kesilecek olan cezayı önlediği ve mücbir sebep halinde suçun teşekkül etmemiş olduğu, diğer yandan da, mücbir sebebin etkilemediği veya mücbir sebep halinin devam süresi dışında yapılmış olan kanuna aykırı fiillerin gerektirdiği cezaların, normal şekilde kesileceği ifade edilmektedir([18]).

Kanun koyucunun, mücbir sebep halinin vergi cezalarının kesilemeyeceği yönündeki düzenlemesi, “vergi ziyaı” cezası ile ilgilidir. VUK’da çok açık olarak belirtilmiş olan bu emir doğrultusunda vergi idaresi de 1991/4 Sıra No.lu KDV İç Genelgesi ile, “Mükelleflerce defter ve belgelerin zayi olduğu hususunda mahkeme kararı ibrazı halinde, VUK’un 373. maddesi uyarınca ceza uygulanmayacaktır.” şeklinde açıklama yapmıştır([19]).

Yukarıda yer alan açıklamalar doğrultusunda, VUK’da açık olarak belirtilmiş bir mücbir sebebin varlığı halinde, aynı Kanun’un 341. maddesinde yer alan “Vergi Ziyaı” cezası ve 352-353. maddelerinde yer alan özel usulsüzlük cezaları kesilmeyecektir.

Örneğin yangın nedeni ile defter ve belgeleri zayi olan kimsenin, defter ve belgelerini vergi incelemeye yetkili olan kimselere ibraz edememesi ve bu durumunu da tevsik etmesi halinde kendisine ceza kesilmeyecektir. Bu konu ile ilgili olarak Danıştay’ın vermiş olduğu bir kararda; “Yükümlünün defter ve belgelerinin yandığı hususu itfaiye raporu ve mahkeme kararı ile tespit edilmiş olup olayda mücbir sebep bulunduğundan, indirimlerin kabul edilmemesi suretiyle yapılan tarhiyata ceza uygulanmayacağına” hükmetmiştir([20]).

IX- MÜCBİR SEBEP HALİNİN VERGİ CEZALARINI ÖDEME SÜRELERİNE ETKİSİ

Mücbir sebebin ortaya çıkmasından önce kesilmiş olan vergi cezalarının ödeme vadelerinin, mücbir sebebin varlığının belli olduğu döneme rastlaması durumunda bu cezaların ödeme süreleri de, mücbir sebebin sona erdiği tarihe kadar işlemeyecektir.

X- MÜCBİR SEBEBİN İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNUNU’NDA YER ALAN DAVA AÇMA SÜRELERİNE ETKİSİ

Vergi mükellefi ile vergi idaresi arasında ortaya çıkan ve idari yollardan da çözümlenemeyen uyuşmazlıklarda, uyuşmazlığın çözümünü sağlamak ve hak aramak maksadı ile vergi mahkemesinde dava açılması mümkündür. Bununla birlikte, bu hakkın kullanılabilmesi için ilgililerin yargı merciine belli bir süre içinde başvurmaları gerekir([21]).

XI- MÜCBİR SEBEP HALİ VE DAVA AÇMA SÜRESİ

Danıştay’ın yukarıda örneklerini verdiğimiz genel görüşü, mücbir sebep halinin, idari yargıya başvuru sürelerini durdurmayacağı yönündedir. Yüksek mahkeme, öteden beri bu konu ile ilgili olarak kendisine intikal eden uyuşmazlıklarla ilgili olarak bu doğrultuda kararlar vermiştir([22]).

Vergi yargısının temel kaynağı durumunda olan İYUK’da, VUK’un mücbir sebep halini tanımlayan düzenlemeleri ile ilgili her hangi bir hükmü bulunmamaktadır. Vergi yargısında VUK’un mücbir sebebi düzenleyen hükümlerinin ge­çerliliği konusunda bir sonuca ulaşabilmek için, bu hükümlerin vergi yar­gısıyla olan ilişkisinin ortaya konması gerekmektedir. İYUK’da hüküm bulun­mayan konularda, İYUK’un 31. mad­desindeki atıf gereği Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu(HUMK)([23]) uygula­nacaktır. Vergi davalarında HUMK’nın uygulanacağı haller, İYUK’un yine 31. maddesinde sayılmıştır. Maddenin son cümlesinde ise, HUMK’na atıfta bulunulan haller saklı kalmak kaydı ile VUK’un ilgili hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir.

Mücbir sebep halinin idari dava açma sürelerini durduracağı yönündeki görüşlerin dayanak noktası, Vergi yar­gısında, İYUK ve HUMK’da hüküm bulunmayan durumlarda VUK’un uy­gulanacağıdır. Bu anlamda mücbir sebep halinin sadece mükellefin ödevleri ile ilgili süreleri değil, İYUK’da VUK’a yapılan atıf nedeni ile dava açma sürelerini de durduracağı savunulmaktadır. Zira, Danıştay kararlarına hakim olan ve mücbir sebep halinin vergi yargısında geçersiz olduğunu savunan görüş, VUK’un konuya ilişkin hükümlerini dar anlamda yorumlamaktadır. Ayrıca “mücbir sebepler dolayısıyla elde edilemeyen bir belgenin kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması”nın yargılamanın yenilenmesi nedeni olduğu, mücbir sebeplerin deliller açısından kabul ediliyorken, süre açısından kabul edilmemesi ve olağan yargı yolu için kabul edilmeyip, olağanüstü bir yargı yolu olan yargılamanın yenilenmesi için kabul edilmesinin bir çelişki olduğu da ifade edilmektedir([24]).

Diğer yandan da Danıştay’ın, hukuki ve fiili engellerin, özelliklede doğal afet gibi kişilerin iradeleriyle değiştiremeyecekleri veya önleyemeyecekleri mücbir sebep hallerinin, dava açma süresini uzatan veya işlemesini durduran sebepler olarak kabul edilmesi gerektiğine ilişkin görüşlerinin de ağırlık kazandığı düşünülmektedir([25]).

Nitekim Danıştay’ca; “Danıştay’ın, kanunda öngörülmemiş olmasına rağmen, çok ağır maddi ve hukuki engellerin varlığı halinde, dava süresinin uzayacağını veya işlemeyeceğini kabul suretiyle, kanunda öngörülen süreden sonra açılmış davaların esası hakkında kararlar verdiği, kişilerin iradeleriyle değiştiremeyecekleri veya önleyemeyecekleri durumlarda mücbir sebep halinin nazara alınmayarak dava açma süresinin işlediğini kabul etmenin haklı bir nedeni olamayacağını ve doğal afet gibi kişilerin iradeleri ile değiştiremeyecekleri veya önleyemeyecekleri durumlarda mücbir sebep halinin göz önünde bulundurulması ve mücbir sebebin ortadan kalkmasından sonraki makul sürede açılan davaların esasının incelenerek karara bağlanması gerektiği” şeklinde karar verilmiştir([26]).

Özellikle mücbir sebepler dolayısıyla elde edilemeyen bir belgenin, kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olmasının, hukuk sistemimizde yargılamanın yenilenme sebebi olarak kabul ediliyor olması ve kişilerin tamamen iradeleri dışında vuku bulan mücbir sebep hallerinin, kişilerin hak arama hürriyetlerini net bir şekilde kısıtlayabileceği ve bu durumunda genel hukuk prensiplerine aykırı olduğu göz önüne alındığında, mücbir sebep halinin idari dava açma sürelerini durduracağı sonucuna ulaşabiliriz.

XII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN UZLAŞMA MÜESSESESİ VE UZLAŞMA SÜRELERİNE ETKİSİ

213 sayılı VUK’un Ek 1. maddesi uyarınca, “Mükellef tarafından, ikmalen, re’sen veya idarece tarh edilen vergilerle bunlara ilişkin vergi ziyaı cezalarının (344. maddenin üçüncü fıkrası uyarınca vergi ziyaı cezası kesilen tarhiyata ilişkin vergi ve ceza hariç) tahakkuk edecek miktarları konusunda vergi ziyaına sebebiyet verilmesinin kanun hükümlerine yeterince nüfuz edememekten ya da 369. maddede yazılı yanılmadan kaynaklandığının veya bu Kanun’un 116, 117 ve 118. maddelerinde yazılı vergi hataları ile bunun dışında her türlü maddi hata bulunduğunun veya yargı kararları ile idarenin ihtilaf konusu olayda görüş farklılığının olduğunun ileri sürülmesi durumunda, idare bu bölümde yer alan hükümler çerçevesinde mükellefler ile uzlaşabilir. Uzlaşma konusu verginin matrah farkları itibariyle bölünebildiği durumlarda uzlaşma sadece toplam matrah farkının bu bölümüne isabet eden vergi kısmı için de yapılabilir. Uzlaşma talebi vergi ihbarnamesinin tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yapılır. Uzlaşmanın vaki olmaması veya temin edilememesi halinde yeniden uzlaşma talebinde bulunulamaz. Uzlaşmanın vaki olmadığına dair tutanağa idarenin nihai teklifi yazılır. Mükellef dava açma süresinin sonuna kadar teklif edilen vergi ve cezayı kabul ettiğini yazılı olarak bildirirse bu takdirde uzlaşma sağlanmış sayılır. Mükellef, uzlaşma görüşmelerinde, bağlı olduğu meslek odasından bir temsilci ve 3568 sayılı Kanun’a göre kurulan meslek odasından bir meslek mensubu bulundurabilir.”

Yine VUK’un Ek 11. maddesi uyarınca, “Maliye Bakanlığı, vergi incelemesine dayanılarak tarh edilecek vergilerle kesilecek cezalarda (344. maddenin üçüncü fıkrası uyarınca vergi ziyaı cezası kesilecek tarhiyata ilişkin vergi ve ceza hariç) tarhiyat öncesi uzlaşma yapılmasına izin verebilir. Tarhiyattan önce uzlaşmaya varılması halinde tutanakla tespit edilen bu husus hakkında dava açılamaz ve hiçbir mercie şikâyette bulunulamaz. Uzlaşılan vergi miktarı üzerinden, bu Kanun’un 112. maddesine göre gecikme faizi hesaplanır. Tarhiyat öncesi uzlaşmanın temin edilememiş veya uzlaşma müzakeresinde uzlaşmaya varılamamış olması halinde mükellefler veya ceza muhatabı olanlar verginin tarhından ve cezanın kesilmesinden sonra uzlaşma talep edemezler. Tarhiyat öncesi uzlaşmaya ilişkin esas ve usuller Yönetmelikte belirtilir.”

Yukarıda belirtilen Yasa hükümlerine göre, tarhiyat öncesi ve tarhiyat sonrası uzlaşma taleplerinin hangi süreler esas alınarak belirleneceği farklılık göstermektedir. Tarhiyat sonrası uzlaşma taleplerinin, vergi/ceza ihbarnamesinin tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yapılması gerekmekteyken, tarhiyat öncesi uzlaşma taleplerinin vergi incelemesinin tamamlanmasından önce yapılması şarttır. Bu yüzden, mücbir sebep halinin uzlaşma müessesine etkisini, her iki uzlaşma türü bakımından ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

XIII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN PİŞMANLIK VE ISLAH HÜKÜMLERİNİN UYGULAMA ESASLARINA ETKİSİ

213 sayılı VUK’un 371. madde hükmü uyarınca:

“Beyana dayanan vergilerde vergi ziyaı cezasını gerektiren (360. maddede yazılı iştirak şeklinde yapılanlar dahil) kanuna aykırı hareketlerini ilgili makamlara kendiliğinden dilekçe ile haber veren mükelleflere aşağıda yazılı kayıt ve şartlarla vergi ziyaı cezası kesilmez:

1- Mükellefin keyfiyeti haber verdiği tarihten önce bir muhbir tarafından herhangi resmi bir makama dilekçe ile veya şifahi beyanı tutanakla tevsik edilmek suretiyle haber verilen husus hakkında ihbarda bulunulmamış olması([27]),

2- Haber verme dilekçesinin yetkili memurlar tarafından mükellef nezdinde herhangi bir vergi incelemesine başlandığı veya olayın takdir komisyonuna intikal ettirildiği günden evvel (kaçakçılık suçu teşkil eden fiillerin işlendiğinin tespitinden önce)verilmiş olması ve resmi kayıtlara geçirilmiş olması;

3- Hiç verilmemiş olan vergi beyannamelerinin mükellefin haber verme dilekçesinin verildiği tarihten başlayarak 15 gün içinde tevdi olunması;

4- Eksik veya yanlış yapılan vergi beyanının mükellefin keyfiyeti haber verme tarihinden başlayarak 15 gün içinde tamamlanması veya düzeltilmesi;

5- Mükellefçe haber verilen ve ödeme süresi geçmiş bulunan vergilerin, ödenmenin geciktiği her ay ve kesri için, 6183 sayılı Kanunun 51. maddesinde belirtilen nispette uygulanacak gecikme zammı oranında bir zamla birlikte haber verme tarihinden başlayarak 15 gün içinde ödenmesi. Yukarıdaki şartların yerine getirilmesi halinde kaçakçılık suçlarını işleyenler hakkında 360. madde hükmü uygulanmaz. Bu madde hükmü Emlak Vergisinde uygulanmaz.”

Vergi ziyaı ise, mükellefin veya sorumlunun vergilendirme ile ilgili ödevlerini zamanında yerine getirmemesi veya eksik yerine getirmesi yüzünden verginin zamanında tahakkuk ettirilmemesini veya eksik tahakkuk ettirilmesini ifade eden ve VUK’un 341. maddesi ile hüküm altına alınmış olan bir düzenlemedir.

Görüldüğü üzere, pişmanlık ve ıslah müessesesi, beyana dayalı olan vergilerde 341. maddede yazılı olan vergi ziyaı cezasının ortadan kalkması yönünde düzenlemeler içermektedir. Pişmanlık ve ıslah müessesesini düzenleyen 371. maddenin 4. Bendinde yar alan 15 günlük sürenin uygulaması esnasında mücbir sebep kavramının ortaya çıkması halinde, mükellef veya sorumlunun mücbir sebepten kaynaklanan süre uzatımı imkanından yararlanıp yararlanamayacağı konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır.

Birinci görüşe göre, VUK’da mücbir sebebin düzenlendiği 13. madde hükümleri sadece vergi ödevlerini dikkate almaktadır Dolayısı ile pişmanlık ve ıslah müessesesi vergi ödevleri ile ilgili bir uygulama olmadığından, pişmanlık ve ıslah hükümlerinin uygulanması esnasında mücbir sebep nedeni ile süre uzatımının imkanı yoktur.

İkinci görüşe göre ise; VUK’un 15. maddesi, mücbir sebep nedeni ile hangi sürelerin uzayıp, hangi sürelerin uzayamayacağına dair bir tahdit öngörmediğinden, mücbir sebebin sadece vergi ödevleri ile sınırlı olduğu sonucuna ulaşılamayacağı, kaldı ki, VUK’un 15. maddesinde 13. maddeye yapılan atıfın mücbir sebebin neler olduğunun tespit edilmesi için olduğu ve pişmanlık ve ıslah uygulamalarında da mücbir sebep nedeni ile sürelerin uzayacağına ilişkindir([28]).

Ayrıca, mücbir sebep hallerinden her hangi birisinin varlığı halinde tüm sürelerin duracağından kuşku duyulmadığı, 371. maddede belirtilen 15 günlük süre içerisinde, aynı maddede belirtilen yükümlülüklerini yerine getiremeyen ve bu durumunun da mücbir sebepten kaynaklandığını belgeleyen kimselerin pişmanlık ve ıslah müessesesinden yararlanacağı ifade edilmektedir([29]).

Zor durum halinde ise durum biraz daha farklıdır. Zor durumun değerlendirilmesi, çalışmanın önceki bölümlerin de belirtildiği üzere vergi idaresinin takdirine bırakılmıştır. Bu anlamda zor durum hali, pişmanlık ve ıslah müessesesinin uygulanması yönünden fazlaca bir önem taşımamaktadır. Zira vergi idaresi tarafından mükellefe verilebilecek süre 15 günü geçemeyecektir. Sonuç olarak mükelleflerde çok zor durumda kalmadıkça, bu yola başvurmamaktadırlar. Danıştay tarafından verilen bir kararda; “beyannamesini pişmanlıkla veren mükellefin, belirlenen 15 günlük süre içerisinde vergileri ödeyememesinin, çok zor durumda olmasından ileri geldiğinin anlaşılması durumunda re’sen takdir yoluyla tarhiyat yapılamayacağı” yönünde karar vermiştir([30]).

Sonuç olarak, mücbir sebep ve zor durum hallerinin, pişmanlık ve ıslah hükümleri uygulaması bakımından da süreleri durduracağı ve bu hallerin ortadan kalması ile birlikte de sürelerin kaldığı yerden işlemeye başlayacağı ifade edilebilir.

XIV- SONUÇ VE ÖZET

Bilindiği gibi, 213 sayılı VUK’da mücbir sebep halinin vergi uygulamalarında sürelerin işlemeyeceğine ilişkin olarak çeşitli hükümler yer almaktadır. Dolayısıyla, 213 sayılı VUK’un 15. maddesine göre, 13. maddede yazılı mücbir sebeplerden herhangi birinin bulunması durumunda, bu sebep ortadan kalkıncaya kadar süreler işlememektedir([31]). Bu durumda tarh zamanaşımı işlemeyen süreler kadar uzamaktadır. Bu hükmün uygulanması için, mücbir sebebin bilinmesi veya ilgililer tarafından kanıtlanması veya belgelendirilmesi zorunludur. Maliyle Bakanlığı, mücbir sebep sayılan haller sebebiyle, bölge, il, ilçe, mahal veya afete maruz kalanlar itibariyle mücbir sebep hali ilan etmeye ve bu sürede vergi ödevlerinden yerine getirilemeyecek olanları tespit etmeye yetkilidir([32]). Bu yetki vergi türleri ve işyerleri itibariyle; beyannamelerin toplulaştırılması, yeni beyanname verme süreleri belirlenmesi ve beyanname verme zorunluluğunun kaldırılması şeklinde de kullanılabilmektedir([33]).

Mücbir sebep süreye uyulmaması sebebiyle uygulanacak herhangi bir cezai yaptırımına da engel olmaktadır([34]). Çünkü, mücbir sebep yükümlünün iradesi dışında meydana gelen ve önlenmesi mümkün olmadığı bir olay olduğundan, yükümlünün ödevlerini zamanında yerine getirememesi durumunda kendisine bir kusur izafe edilememektedir.

[1] Şükrü KIZILOT – Doğan ŞENYÜZ – Metin TAŞ – Recai DÖNMEZ, Vergi Hukuku, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara, Ekim 2006, s. 211.

[2] Dn. 7. D.’nin, 04.12.1985 tarih ve E. 1984/4380, K. 1985/2889 sayılı kararı.

[3] Kazım YILMAZ, Türk Vergi Hukuku, Değiştirilmiş 3. Baskı, Ce-Ka Yayınları, s.97-101.

[4] Yılmaz, ÖBALCI, Vergi Usul Kanunu Yorum ve Açıklamaları, Oluş Yayıncılık, Aralık 2010, s.165.

[5] Dn. 7. D.’nin, 06.04.1976 tarih ve E. 1975/3921, K. 1976/1010 sayılı kararı.

[6] Gürol ÜREL, Güncel Vergi Usul Kanunu Uygulaması, Maliye ve Hukuk Yayınları, Ankara, s.104.

[7] Selahattin TUNCER, “Vergi Hukukunda Mücbir Sebep”, Yaklaşım Dergisi, Ağustos 2001, sayı:104

[8] Mualla ÖNCEL – Ahmet KUMRULU – Nami ÇAĞAN, Vergi Hukuku, Gözden Geçirilmiş Son Değişiklikleri İşlenmiş 13. Bası, Ankara, Turhan Kitapevi, 2005, s. 118.

[9] 213 sayılı VUK md.13

[10] Tutukluluk hali, beyanname verilmemesinin mücbir sebebi sayılır. Dnş. 4. D.nin, 14.10.1983 gün ve E:1982/2323-K:1982/7533 sayılı karar. (Dn. Der., Sayı: 54-55, s.183-184). “Şirket müdürünün tutukluluk halinin şirket açısından mücbir sebep sayılmayacağı hk.” Dn 4. D.’nin, 23.06.2004 tarih ve E. 2004/178, K. 2004/1479 sayılı kararı. (Yaklaşım, Yıl:13, S:147, Mart 2005, s. 308-309).

[11] H. Fevzi KARAGÖZOĞLU, Vergi Usul Kanunu ve Uygulaması, Ünal Matbaası, Ankara 1976, s. 68-80.

[12] Bkz. 01.09.1999 tarih ve 23803 sayılı RG.

[13] Yılmaz ÖZBALCI, Vergi Usul Kanunu Yorum ve Açıklamaları, Oluş Yayıncılık, Nisan 2007, s.168

[14] Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Mehmet ÇAVUŞ, “Vergi Hukukunda Mücbir Sebep ve Etkileri”, Yaklaşım Dergisi, Ocak 2008, Sayı: 54

[15] 114. maddenin 2. fıkrası hükmü ceza zamanaşımı için de geçerlidir.

[16] Bkz. ÖZBALCI, age, s. 991.

[17] Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Selahattin TUNCER, Vergi Hukuku ve Uygulaması, Yaklaşım Yayınları, Mart 2003, s.58

[18] ÖZBALCI, age, s.992.

[19] Salih ÖZEL, “Mücbir Sebep Halinde Vergi Cezaları ve Gecikme Faizi”, Yaklaşım Dergisi, Sayı:127, Temmuz 2003.

[20] Dn. 11. D.nin, 01.10.1997 tarih ve E. 1996/5683, K. 1997/3149 sayılı kararı.

[21] Şükrü KIZILOT – Zuhal KIZILOT, Vergi İhtilafları ve Çözüm Yolları, Gözden Geçirilmiş 10. Baskı, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara, Ağustos 2005, s.378

[22] Mustafa ALPASLAN – Mustafa SAKAL, Vergi Hukuku Uygulaması –I, Makale/İnceleme ve Yorumlar, Grafmat, İzmir Ocak, 2008.

[23] 02, 03, 04.07.1927tarih ve 622, 623, 624 sayılı Resmi Gazetelerde yayımlanmıştır.

[24] Metin TAŞ, “Mücbir Sebepler Dava Açma Süresini Etkiler mi?”, Yaklaşım Dergisi, Mayıs 1997, Sayı: 53

[25] Şükrü KIZILOT – Zuhal KIZILOT; Vergi İhtilafları ve Çözüm Yolları, Gözden Geçirilmiş 10. Baskı, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara, Ağustos 2005, s.399.

[26] Dn. 4. D.’nin, 20.06.1996 tarih ve E. 1995/6183, K. 1996/2698 sayılı Kararı, (Erişim) www.danistay.gov.tr, 25.10.2007.

[27] Dilekçe veya tutanağın resmi kayıtlara geçirilmiş olması şarttır.

[28] A. Haydar YILDIRIM – Olcay KOLOTOĞLU, “Mücbir Sebepler ve Süre Uzaması”, Yaklaşım Dergisi, Ağustos 2001, Sayı: 104

[29] Dn, 4. D.’nin, 22.02.1981 tarih ve E.1982/1748, K.1982/198 sayılı kararı.

[30] Yusuf KARAKOÇ, Genel Vergi Hukuku, 4. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara 2007.

[31] Dn. 5. D.’nin, E. 2007/7383, K. 2008/2435 sayılı karar.

[32] Beyanname Düzenleme Kılavuzu, Maliye Hesap Uzmanları Derneği Yayını, Yıl: 2010, s. 1168.

[33] 213 sayılı VUK md. 15/III

[34] 213 sayılı VUK md.73

Kaynak:Av. NAZLI GAYE ALPASLAN

Mücbir Sebepler

Mücbir sebepler 213 sayılı VUK’un 13. maddesinde düzenlenen ve mükelleflere belli özel durumların varlığı halinde sürelerin işlemesini durduran nedenlerdir. Mücbir sebep hali herkesçe bilinen nitelikte olabileceği gibi bazı hallerde böyle bir durumu ispat açısından ilgiyle görev yüklemektedir. Mücbir sebep, ceza kesilmesini ortadan kaldırır, vergiyi, gecikme faizini ya da geçmişte tahakkuk ettirildiği halde ödenmemiş olan vergiler, gecikme zamları veya mücbir sebep öncesi kesilmiş olan cezaları etkilemez.

Mücbir sebep, genel olarak kişilerin iradesi dışında meydana gelen öngörülmeyen ve öngörülemeyen veya öngörülse dahi her türlü imkan ve araca rağmen önlenemeyen olaylar olarak nitelendirilebilir. Mücbir sebep dışsal karakterli olup, mükellef açısından kusurluluğu ortadan kaldırır. Mücbir sebeplerle karşı karşıya kalan kişi bu olaylardan kaynaklanan çok ciddi sıkıntılar hatta çoğu zaman imkansızlıklar içine düşebilir. [1]

Mücbir sebebin en belirgin özelliği, kişinin iradesi dışında meydana gelen kaçınılamaz ve karşı konulamaz bir olay olmasıdır. Danıştay’a göre, mücbir sebepler, “insanın iradesi ve ihtiyarı dışında meydana gelen tesadüfi olaylardır.” Bu olayların meydana gelmelerinden önce bilinmeleri mümkün olmadığı gibi, meydana geldikleri zamanda giderilmeleri de ilgilinin iradesine bağlı değildir. Mücbir sebebin vergiye ilişkin ödevlerin yerine getirilmesini engelleyecek nitelik ve ağırlıkta olması gerekir.[2]

Mücbir sebebin yanı sıra mücbir sebep benzeri hallerin de varlığı söz konusudur. Bu haller; zor durum, beklenmeyen olay ve ölüm hallerdir. Zor durum ve beklenmeyen hal mücbir sebep ile benzerlikler göstermesine karşın, mücbir sebebin ihtiva ettiği unsurları taşımazlar. Her mücbir sebep, başlı başına bir beklenmeyen olaydır. Doğal afetler, ilgili kimsenin tutukluluk hali, ağır kaza ve hastalık, yangın gibi olaylar birer beklenmeyen olaydır. Ancak her beklenmeyen olay bir mücbir sebep olarak nitelendirilemez. Zor durum ise, kişinin vergilendirme ile ilgili ödevlerini ifa etmesine engel olabilecek türlü hadiseler olabilir. Mücbir sebep, doğrudan vergi mükellefini etkiler.[3] Bir başka deyişle mücbir sebebin etkileri doğrudan mükellefe yöneliktir. Zor durumun ise böyle bir özelliği olmayabilir. Vergi mükellefini değil ama onun yakınlarını etkileyen bir hadise, vergi mükellefinin de ödevlerini yerine getirmesini engelleyebilir. Ancak bu durumda vergi idaresinin takdir yetkisi önem kazanmaktadır. Vergi idaresi, zor durum halini ve bu hal nedeni ile vergilendirme ile ilgili ödevlerin sürelerinin uzayacağını takdir etme yetkisini haizdir. Doğal olarak bu durumun ilgili kimse tarafından ispat edilmesi şarttır.[4]

II- KAVRAMSAL OLARAK MÜCBİR SEBEP

Mücbir sebep, bir hakkın kullanılmasını, bir borcun ya da ödevin yerine getirilmesini engelleyen, önceden bilinmesi ve önlenmesi mümkün olmayan her türlü olaydır. Ayrıca, çeşitli hukuk dallarının ortak kavramıdır. Süresi içinde bir mücbir sebep ya da beklenmeyen hal nedeniyle kullanılmamış olan hakkın kullanılabilmesi hukukun genel ilkelerindendir.[5]

Mücbir sebep, kolayca kestirileceği gibi, vergi hukukunda da uygulama alanı bulan geçerli bir kavramdır. Bu sebeple VUK’un 13-17. maddeleri arasında mücbir sebep vergi uygulaması açısından, oldukça yetersiz düzeyde düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu düzenlemeye göre, mücbir sebebin meydana gelmesi halinde vergisel ödev ve işlemler durmakta ve süreler işlememektedir. [6]

Diğer yandan mücbir sebep, hukukun değişik alanlarında kullanılan bir kavram olduğundan, yapılacak bir tanımlamanın bütün hukuk dallarını kapsaması gerekeceğinden, böyle bir tanımlama yapmanın imkansız olduğu da ifade edilmektedir. Bununla birlikte mücbir sebebin en belirgin özellikleri kişilerin iradesi dışında meydana gelmesi, kaçınılamaz ve karşı konulamaz bir olayın vuku bulmasıdır.[7]

Mevzuatta mücbir sebep kavramının kesin bir tanımının yapılmayıp, mücbir sebep sayılacak hallere örnek verilmiş olması ise, belirli nitelikteki olayların önceden mutlak bir şekilde mücbir sebep olarak kabul edilmesinin söz konusu olamayacağındandır. Dolayısı ile her bir olay, kendi koşulları ve özellikleri içinde ayrı ayrı değerlendirilmek durumundadır.[8]

Ağır hastalık ve ağır kaza halleri, afet halleri, mecburi gaybubet, yükümlünün yasal defter ve belgeleri üzerinde tasarruftan yoksun kalması gibi haller mücbir sebep olarak kabul edilmektedir. İşte bu mücbir sebeplerin varlığı sonucunda vergi mükellef ve sorumlularının ödevlerini ifa edemiyor olmaları, bu durumda olan kimselere ödevleri yerine getirme konusunda kolaylık sağlanmasını gerekli kılmaktadır.

Yapılan bu açıklamalar doğrultusunda mücbir sebepleri genel olarak, mükellefin kusuru olmaksızın gerçekleşen, öngörülebilmesi ve önlenebilmesi imkansız olan ve aynı zamanda da mükellefin, vergilendirme ile ilgili ödevlerini yerine getirmesine engel olabilecek vasıftaki her türlü olay olarak ifade edebiliriz.

III- MÜCBİR SEBEP DURUMLARI NELERDİR?

213 sayılı VUK’da mücbir sebebin tanımı yer almamakla birlikte mücbir sebep sayılabilecek bazı hallere örnek verilmektedir.[9] Buna göre mücbir sebep;

1- Vergi ödevlerinden herhangi birinin yerine getirilmesine engel olacak derecede ağır kaza, ağır hastalık ve tutukluluk,[10]

2- Vergi ödevlerinin yerine getirilmesine engel olacak yangın, yer sarsıntısı ve su basması gibi afetler,

3- Kişinin iradesi dışında vukua gelen mecburi gaybubetler (rehin alınma gibi),

4- Sahibinin iradesi dışındaki sebeplerle defter ve vesikaların elinden çıkmış bulunması

gibi hallerdir.

Yasa hükümlerinden anlaşılacağı üzere, kanun mücbir sebep sayılan halleri 4 durumla sınırlı tutmamış sonunda yer verildiği “gibi haller” ifadesiyle bu sayılanlar dışında ortaya çıkan olaylarda mücbir sebep olarak değerlendirilebilmektedir.[11]

Mücbir sebebin genel tarafından bilinmesi durumunda mükelleflerce ayrıca ispat ve tevsikine gerek yoktur. Ancak, mükellef nezdinde meydana gelen büyük ölçüde mükellef tarafından bilinen mücbir sebeplerin vergi dairesi veya yargı organına karşı ispat ve belgelenmesi gerekmektedir.

IV- MÜCBİR SEBEP HALİNDE İSPAT YÜKÜ KİME AİTTİR?

Bilindiği gibi, “Herkesin iddiasını ispat etmekle yükümlü olması” genel bir hukuk kuralı olduğuna göre, mücbir sebebin ispat yükümlülüğü de “ilgiliye” aittir. İlgili vergi mükellefi olacağı gibi, vergi sorumlusu da olabilir. Nitekim VUK’un 15. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereği, mücbir sebebin ilgililer tarafından ispat ve tevsik edilmesi gerekmektedir. Fakat bir büyük depremde mücbir sebebin ispat ve belgelendirilmesine gerek yoktur. Nitekim 1999 tarihinde Marmara Bölgesini sarsan büyük depremde Maliye Bakanlığı yayımladığı 277 Seri No.lu VUK GT[12] ile bu afeti, VUK’un 13. maddesi gereğince, “mücbir sebep hali” olarak kabul ve ilan edilmiştir. Bu durumda ilgililere, ispat yükü düşmemektedir.

V- MÜCBİR SEBEP VERGİYİ DOĞURAN OLAYI ETKİLER Mİ?

Mücbir sebep vergiyi doğuran olayı etkilemez. Sadece, vergi alacağının doğması üzerine mükellefçe yerine getirilecek vergileme ile ilgili görevlerin süresini uzatmaktadır.[13]

Örneğin, Gayrimenkul Sermaye İradı yönünden Gelir Vergisi mükellefi olan Bay(A), 2007 Takvim yılı boyunca tahsil etmesi gereken kira gelirini tahsil edememiş dahi olsa bu gelir, 2007 Takvim yılının geliri olarak vergilendirilir. Bay (A)’nın söz konusu tahsilatı 2008 Takvim yılında yapmış olması bu durumu değiştirmez.[14]

VI- MÜCBİR SEBEP HALİNİN VERGİNİN TARHINA ETKİSİ NEDİR?

Verginin tarhının, vergi alacağının kanunlarında gösterilen matrah ve nispetler üzerinden vergi dairesi tarafından hesaplanarak bu alacağı miktar itibariyle tespit eden idari muamele olduğu, VUK’un 20. Maddesi hükmüdür. Yine VUK’un “Re’sen Vergi Tarhiyatı” konusunun ele alındığı 30. Maddesi uyarınca re’sen tarhiyat; vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanunî ölçülere dayanılarak tespitine imkân bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunmasıdır. Vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitinin mümkün olmadığı durumlarda ilgili dönem vergi matrahları re’sen tarh edilmektedir.

Mücbir sebep vergilendirme ile ilgili sürelerin uzamasına imkan sağlarken, verginin tarhı yönünden durum daha farklıdır. Örneğin yangın nedeni ile sahibinin rızası dışında kanuni defterlerinin elden çıkmış olması,“zayi belgesi”nin varlığı halinde ceza kesilmesini önlemekte, ancak yukarıda bahsi geçen VUK’un 30. maddesi gereğince ilgili dönem vergi matrahı re’sen tarhı gerekmektedir. Zira her ne sebeple olursa olsun, kanuni defter ve belgelerin elden çıkmış olması halinde vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmamaktadır.

VII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN TARH ZAMANAŞIMI UYGULAMALARINA ETKİLERİ

Mücbir sebep halinin zamanaşımı uygulamalarına olan etkisi, tarh ve ceza zamanaşımı açısından farklılık göstermektedir.

A- TARH ZAMANAŞIMI AÇISINDAN

Tarh zamanaşımı mevzuusu, VUK’un 114. maddesi ile düzenlenmiştir. Buna göre: “Vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak beş yıl içinde tarh ve mükellefe tebliğ edilmeyen vergiler zamanaşımına uğrar.”

VUK’un 15. maddesi ise, 13. Madde’de yazılı mücbir sebeplerden herhangi birinin varlığı halinde, bu sebep ortadan kalkıncaya kadar sürelerin işlemeyeceğine ve bu durumda tarh zamanaşımının duracağına ilişkin düzenlemeler ihtiva etmektedir.

Örneğin, 22 Kasım 2007 Tarihinde, Kurumlar Vergisi mükellefi (X) Limited Şirketinin ticari ikametgahının bulunduğu iş merkezinde çıkan yangının etkilerinin 30 Kasım 2007 Tarihinde son bulduğunu varsayacak olursak bu durumda, vergi kanunlarında belirtilen süreler, VUK’un 15. Maddesi gereğince 22-30 Kasım Tarihleri arasında 8 gün süre boyunca ilgili mükellef açısından işlemeyecektir. Bununla birlikte, 2007 takvim yılı için 31.12.2012 Tarihinde sona erecek olan tarh zamanaşımının, 8 gün uzayarak 08.01.2013 Tarihinde tamamlanacak olması da yine VUK’un 15. Maddesi’nin bir gereğidir.

B- CEZA ZAMANAŞIMI AÇISINDAN

VUK’un 374. maddesi “Ceza Kesmede zamanaşımı”nı düzenlemektedir. Söz konusu madde, aşağıda yer alan sürelerin geçmesinden sonra ceza kesilmeyeceğini ifade etmektedir:

“1) Vergi ziyaı cezasında cezanın bağlı olduğu vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın birinci gününden; 353. ve mükerrer 355. Maddeler uyarınca kesilecek usulsüzlük cezalarında, usulsüzlüğün yapıldığı yılı takip eden yılın birinci gününden başlayarak 5 yıl [15]

2) Usulsüzlükte, usulsüzlüğün yapıldığı yılı takip eden yılın birinci gününden başlayarak 2 yıl;

Ancak 336. Madde hükmüne göre vergi ziyaı cezası ile usulsüzlüğün birleşmesi halinde kesilecek ceza, vergi ziyaı cezası için belli edilen zamanaşımı süresi içinde kesilir. Bu süreler içinde ceza ihbarnamesi tebliğ edilmekle zamanaşımı kesilmiş olur.”[16]

Mücbir sebep nedeni ile işlemeyen sürelerin tarh zaman aşımı süresine ilave edilmesinin gerekliliği, VUK’un 15. maddesi ile hüküm altına alınmışken, ceza zamanaşımı açısından böyle bir durum söz konusu değildir. Bir başka anlatımla, mücbir sebep nedeni ile işlemeyen süreler de ceza zamanaşımı süresine dahildir.

Ceza zamanaşımını kesen tek durum, ceza kesme zamanaşımı süresi içersinde ilgiliye ceza ihbarnamesinin tebliği edilmiş olmasıdır.

VIII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN VERGİ CEZALARINA ETKİSİ

Mücbir sebep halinin, vergi cezalarına olan etkisi, VUK’un 373 Maddesi ile düzenlenmiş bulunmaktadır. Anılan madde hükmüne göre; “Bu kanunda yazılı mücbir sebeplerden herhangi birinin vukua geldiği malum ise veya tevsik ve ispat olunursa vergi cezası kesilmez.”[17]

Cezanın kesilmemesi için VUK’da açık olarak belirtilmiş olan mücbir sebep hallerinin varlığı şarttır. Bununla birlikte mücbir sebebin, vergi ödevinin normal süresi içersinde yerine getirilmemiş olması nedeni ile VUK uyarınca kesilecek olan cezayı önlediği ve mücbir sebep halinde suçun teşekkül etmemiş olduğu, diğer yandan da, mücbir sebebin etkilemediği veya mücbir sebep halinin devam süresi dışında yapılmış olan kanuna aykırı fiillerin gerektirdiği cezaların, normal şekilde kesileceği ifade edilmektedir.[18]

Kanun koyucunun, mücbir sebep halinin vergi cezalarının kesilemeyeceği yönündeki düzenlemesi, “vergi ziyaı” cezası ile ilgilidir. VUK’da çok açık olarak belirtilmiş olan bu emir doğrultusunda vergi idaresi de 1991/4 Sıra No.lu KDV İç Genelgesi ile “Mükelleflerce defter ve belgelerin zayi olduğu hususunda mahkeme kararı ibrazı halinde, VUK’un 373. Maddesi uyarınca ceza uygulanmayacaktır.” şeklinde açıklama yapmıştır.[19]

Yukarıda yer alan açıklamalar doğrultusunda, VUK’da açık olarak belirtilmiş bir mücbir sebebin varlığı halinde, aynı Kanun’un 341. Maddesi’nde yer alan “Vergi Ziyaı” cezası ve 352-353. Maddelerinde yer alan özel usulsüzlük cezaları kesilmeyecektir.

Örneğin yangın nedeni ile defter ve belgeleri zayi olan kimsenin, defter ve belgelerini vergi incelemeye yetkili olan kimselere ibraz edememesi ve bu durumunu da tevsik etmesi halinde kendisine ceza kesilmeyecektir. Bu konu ile ilgili olarak Danıştay’ın vermiş olduğu bir kararda; “Yükümlünün defter ve belgelerinin yandığı hususu itfaiye raporu ve mahkeme kararı ile tespit edilmiş olup olayda mücbir sebep bulunduğundan, indirimlerin kabul edilmemesi suretiyle yapılan tarhiyata ceza uygulanmayacağına” hükmetmiştir.[20]

IX- MÜCBİR SEBEP HALİNİN VERGİ CEZALARINI ÖDEME SÜRELERİNE ETKİSİ

Mücbir sebebin ortaya çıkmasından önce kesilmiş olan vergi cezalarının ödeme vadelerinin, mücbir sebebin varlığının belli olduğu döneme rastlaması durumunda bu cezaların ödeme süreleri de, mücbir sebebin sona erdiği tarihe kadar işlemeyecektir.

X- MÜCBİR SEBEBİN İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNUNU’NDA YER ALAN DAVA AÇMA SÜRELERİNE ETKİSİ

Vergi mükellefi ile vergi idaresi arasında ortaya çıkan ve idari yollardan da çözümlenemeyen uyuşmazlıklarda, uyuşmazlığın çözümünü sağlamak ve hak aramak maksadı ile vergi mahkemesinde dava açılması mümkündür. Bununla birlikte, bu hakkın kullanılabilmesi için ilgililerin yargı merciine belli bir süre içinde başvurmaları gerekir.[21]

XI- MÜCBİR SEBEP HALİ VE DAVA AÇMA SÜRESİ

Danıştay’ın yukarıda örneklerini verdiğimiz genel görüşü, mücbir sebep halinin, idari yargıya başvuru sürelerini durdurmayacağı yönündedir. Yüksek mahkeme, öteden beri bu konu ile ilgili olarak kendisine intikal eden uyuşmazlıklarla ilgili olarak bu doğrultuda kararlar vermiştir.[22]

Vergi yargısının temel kaynağı durumunda olan İYUK’da, VUK’un mücbir sebep halini tanımlayan düzenlemeleri ile ilgili her hangi bir hükmü bulunmamaktadır. Vergi yargısında VUK’un mücbir sebebi düzenleyen hükümlerinin ge­çerliliği konusunda bir sonuca ulaşabilmek için, bu hükümlerin vergi yar­gısıyla olan ilişkisinin ortaya konması gerekmektedir. İYUK’da hüküm bulun­mayan konularda, İYUK’un 31. Mad­de’sindeki atıf gereği Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu(HUMK)[23] uygula­nacaktır. Vergi davalarında HUMK’nın uygulanacağı haller, İYUK’un yine 31. Maddesi’nde sayılmıştır. Maddenin son cümlesinde ise, HUMK’na atıfta bulunulan haller saklı kalmak kaydı ile VUK’un ilgili hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir.

Mücbir sebep halinin idari dava açma sürelerini durduracağı yönündeki görüşlerin dayanak noktası, Vergi yar­gısında, İYUK ve HUMK’da hüküm bulunmayan durumlarda VUK’un uy­gulanacağıdır. Bu anlamda mücbir sebep halinin sadece mükellefin ödevleri ile ilgili süreleri değil, İYUK’da VUK’a yapılan atıf nedeni ile dava açma sürelerini de durduracağı savunulmaktadır. Zira, Danıştay kararlarına hakim olan ve mücbir sebep halinin vergi yargısında geçersiz olduğunu savunan görüş, VUK’un konuya ilişkin hükümlerini dar anlamda yorumlamaktadır. Ayrıca “mücbir sebepler dolayısıyla elde edilemeyen bir belgenin kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması”nın yargılamanın yenilenmesi nedeni olduğu, mücbir sebeplerin deliller açısından kabul ediliyorken, süre açısından kabul edilmemesi ve olağan yargı yolu için kabul edilmeyip, olağanüstü bir yargı yolu olan yargılamanın yenilenmesi için kabul edilmesinin bir çelişki olduğu da ifade edilmektedir.[24]

Diğer yandan da Danıştay’ın, hukuki ve fiili engellerin, özelliklede doğal afet gibi kişilerin iradeleriyle değiştiremeyecekleri veya önleyemeyecekleri mücbir sebep hallerinin, dava açma süresini uzatan veya işlemesini durduran sebepler olarak kabul edilmesi gerektiğine ilişkin görüşlerinin de ağırlık kazandığı düşünülmektedir.[25]

Nitekim Danıştay’ca; “Danıştay’ın, kanunda öngörülmemiş olmasına rağmen, çok ağır maddi ve hukuki engellerin varlığı halinde, dava süresinin uzayacağını veya işlemeyeceğini kabul suretiyle, kanunda öngörülen süreden sonra açılmış davaların esası hakkında kararlar verdiği, kişilerin iradeleriyle değiştiremeyecekleri veya önleyemeyecekleri durumlarda mücbir sebep halinin nazara alınmayarak dava açma süresinin işlediğini kabul etmenin haklı bir nedeni olamayacağını ve doğal afet gibi kişilerin iradeleri ile değiştiremeyecekleri veya önleyemeyecekleri durumlarda mücbir sebep halinin göz önünde bulundurulması ve mücbir sebebin ortadan kalkmasından sonraki makul sürede açılan davaların esasının incelenerek karara bağlanması gerektiği” şeklinde karar verilmiştir.[26]

Özellikle mücbir sebepler dolayısıyla elde edilemeyen bir belgenin, kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olmasının, hukuk sistemimizde yargılamanın yenilenme sebebi olarak kabul ediliyor olması ve kişilerin tamamen iradeleri dışında vuku bulan mücbir sebep hallerinin, kişilerin hak arama hürriyetlerini net bir şekilde kısıtlayabileceği ve bu durumunda genel hukuk prensiplerine aykırı olduğu göz önüne alındığında, mücbir sebep halinin idari dava açma sürelerini durduracağı sonucuna ulaşabiliriz.

XII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN UZLAŞMA MÜESSESESİ VE UZLAŞMA SÜRELERİNE ETKİSİ

213 sayılı VUK’un Ek 1. Maddesi uyarınca, “Mükellef tarafından, ikmalen, re’sen veya idarece tarh edilen vergilerle bunlara ilişkin vergi ziyaı cezalarının (344. Madde’nin üçüncü fıkrası uyarınca vergi ziyaı cezası kesilen tarhiyata ilişkin vergi ve ceza hariç) tahakkuk edecek miktarları konusunda vergi ziyaına sebebiyet verilmesinin kanun hükümlerine yeterince nüfuz edememekten ya da 369 uncu maddede yazılı yanılmadan kaynaklandığının veya bu Kanun’un 116, 117 ve 118. Maddelerinde yazılı vergi hataları ile bunun dışında her türlü maddi hata bulunduğunun veya yargı kararları ile idarenin ihtilaf konusu olayda görüş farklılığının olduğunun ileri sürülmesi durumunda, idare bu bölümde yer alan hükümler çerçevesinde mükellefler ile uzlaşabilir. Uzlaşma konusu verginin matrah farkları itibariyle bölünebildiği durumlarda uzlaşma sadece toplam matrah farkının bu bölümüne isabet eden vergi kısmı için de yapılabilir. Uzlaşma talebi vergi ihbarnamesinin tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yapılır. Uzlaşmanın vaki olmaması veya temin edilememesi halinde yeniden uzlaşma talebinde bulunulamaz. Uzlaşmanın vaki olmadığına dair tutanağa idarenin nihai teklifi yazılır. Mükellef dava açma süresinin sonuna kadar teklif edilen vergi ve cezayı kabul ettiğini yazılı olarak bildirirse bu takdirde uzlaşma sağlanmış sayılır. Mükellef, uzlaşma görüşmelerinde, bağlı olduğu meslek odasından bir temsilci ve 3568 sayılı Kanun’a göre kurulan meslek odasından bir meslek mensubu bulundurabilir.”

Yine VUK’un Ek 11. maddesi uyarınca, “Maliye Bakanlığı, vergi incelemesine dayanılarak tarh edilecek vergilerle kesilecek cezalarda (344. Madde’nin üçüncü fıkrası uyarınca vergi ziyaı cezası kesilecek tarhiyata ilişkin vergi ve ceza hariç) tarhiyat öncesi uzlaşma yapılmasına izin verebilir. Tarhiyattan önce uzlaşmaya varılması halinde tutanakla tespit edilen bu husus hakkında dava açılamaz ve hiçbir mercie şikâyette bulunulamaz. Uzlaşılan vergi miktarı üzerinden, bu Kanun’un 112. Maddesine göre gecikme faizi hesaplanır. Tarhiyat öncesi uzlaşmanın temin edilememiş veya uzlaşma müzakeresinde uzlaşmaya varılamamış olması halinde mükellefler veya ceza muhatabı olanlar verginin tarhından ve cezanın kesilmesinden sonra uzlaşma talep edemezler. Tarhiyat öncesi uzlaşmaya ilişkin esas ve usuller Yönetmelikte belirtilir.”

Yukarıda belirtilen Yasa hükümlerine göre, tarhiyat öncesi ve tarhiyat sonrası uzlaşma taleplerinin hangi süreler esas alınarak belirleneceği farklılık göstermektedir. Tarhiyat sonrası uzlaşma taleplerinin, vergi/ceza ihbarnamesinin tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yapılması gerekmekteyken, tarhiyat öncesi uzlaşma taleplerinin vergi incelemesinin tamamlanmasından önce yapılması şarttır. Bu yüzden, mücbir sebep halinin uzlaşma müessesine etkisini, her iki uzlaşma türü bakımından ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

XIII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN PİŞMANLIK VE ISLAH HÜKÜMLERİNİN UYGULAMA ESASLARINA ETKİSİ

213 sayılı VUK’un 371. madde hükmü uyarınca:

“Beyana dayanan vergilerde vergi ziyaı cezasını gerektiren (360. Maddede yazılı iştirak şeklinde yapılanlar dahil) kanuna aykırı hareketlerini ilgili makamlara kendiliğinden dilekçe ile haber veren mükelleflere aşağıda yazılı kayıt ve şartlarla vergi ziyaı cezası kesilmez:

1- Mükellefin keyfiyeti haber verdiği tarihten önce bir muhbir tarafından herhangi resmi bir makama dilekçe ile veya şifahi beyanı tutanakla tevsik edilmek suretiyle haber verilen husus hakkında ihbarda bulunulmamış olması[27],

2- Haber verme dilekçesinin yetkili memurlar tarafından mükellef nezdinde herhangi bir vergi incelemesine başlandığı veya olayın takdir komisyonuna intikal ettirildiği günden evvel (kaçakçılık suçu teşkil eden fiillerin işlendiğinin tespitinden önce) verilmiş olması ve resmi kayıtlara geçirilmiş olması;

3- Hiç verilmemiş olan vergi beyannamelerinin mükellefin haber verme dilekçesinin verildiği tarihten başlayarak 15 gün içinde tevdi olunması;

4- Eksik veya yanlış yapılan vergi beyanının mükellefin keyfiyeti haber verme tarihinden başlayarak 15 gün içinde tamamlanması veya düzeltilmesi;

5- Mükellefçe haber verilen ve ödeme süresi geçmiş bulunan vergilerin, ödenmenin geciktiği her ay ve kesri için, 6183 sayılı Kanunun 51. Maddesi’nde belirtilen nispette uygulanacak gecikme zammı oranında bir zamla birlikte haber verme tarihinden başlayarak 15 gün içinde ödenmesi. Yukarıdaki şartların yerine getirilmesi halinde kaçakçılık suçlarını işleyenler hakkında 360. Madde hükmü uygulanmaz. Bu madde hükmü Emlak Vergisinde uygulanmaz.”

Vergi ziyaı ise, mükellefin veya sorumlunun vergilendirme ile ilgili ödevlerini zamanında yerine getirmemesi veya eksik yerine getirmesi yüzünden verginin zamanında tahakkuk ettirilmemesini veya eksik tahakkuk ettirilmesini ifade eden ve VUK’un 341. maddesi ile hüküm altına alınmış olan bir düzenlemedir.

Görüldüğü üzere, pişmanlık ve ıslah müessesesi, beyana dayalı olan vergilerde 341. madde’de yazılı olan vergi ziyaı cezasının ortadan kalkması yönünde düzenlemeler içermektedir. Pişmanlık ve ıslah müessesesini düzenleyen 371. maddenin 4. Bendinde yar alan 15 günlük sürenin uygulaması esnasında mücbir sebep kavramının ortaya çıkması halinde, mükellef veya sorumlunun mücbir sebepten kaynaklanan süre uzatımı imkanından yararlanıp yararlanamayacağı konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır.

Birinci görüşe göre, VUK’da mücbir sebebin düzenlendiği 13. Madde hükümleri sadece vergi ödevlerini dikkate almaktadır Dolayısı ile pişmanlık ve ıslah müessesesi vergi ödevleri ile ilgili bir uygulama olmadığından, pişmanlık ve ıslah hükümlerinin uygulanması esnasında mücbir sebep nedeni ile süre uzatımının imkanı yoktur.

İkinci görüşe göre ise; VUK’un 15. Maddesi, mücbir sebep nedeni ile hangi sürelerin uzayıp, hangi sürelerin uzayamayacağına dair bir tahdit öngörmediğinden, mücbir sebebin sadece vergi ödevleri ile sınırlı olduğu sonucuna ulaşılamayacağı, kaldı ki, VUK’un 15. maddesi’nde 13. maddeye yapılan atıfın mücbir sebebin neler olduğunun tespit edilmesi için olduğu ve pişmanlık ve ıslah uygulamalarında da mücbir sebep nedeni ile sürelerin uzayacağına ilişkindir.[28]

Ayrıca, mücbir sebep hallerinden her hangi birisinin varlığı halinde tüm sürelerin duracağından kuşku duyulmadığı, 371. maddede belirtilen 15 günlük süre içersinde, aynı maddede belirtilen yükümlülüklerini yerine getiremeyen ve bu durumunun da mücbir sebepten kaynaklandığını belgeleyen kimselerin pişmanlık ve ıslah müessesesinden yararlanacağı ifade edilmektedir.[29]

Zor durum halinde ise durum biraz daha farklıdır. Zor durumun değerlendirilmesi, çalışmanın önceki bölümlerin de belirtildiği üzere vergi idaresinin takdirine bırakılmıştır. Bu anlamda zor durum hali, pişmanlık ve ıslah müessesesinin uygulanması yönünden fazlaca bir önem taşımamaktadır. Zira vergi idaresi tarafından mükellefe verilebilecek süre 15 günü geçemeyecektir. Sonuç olarak mükelleflerde çok zor durumda kalmadıkça, bu yola başvurmamaktadırlar. Danıştay tarafından verilen bir kararda; “beyannamesini pişmanlıkla veren mükellefin, belirlenen 15 günlük süre içersinde vergileri ödeyememesinin, çok zor durumda olmasından ileri geldiğinin anlaşılması durumunda re’sen takdir yoluyla tarhiyat yapılamayacağı” yönünde karar vermiştir.[30]

Sonuç olarak, mücbir sebep ve zor durum hallerinin, pişmanlık ve ıslah hükümleri uygulaması bakımından da süreleri durduracağı ve bu hallerin ortadan kalması ile birlikte de sürelerin kaldığı yerden işlemeye başlayacağı ifade edilebilir.

XIV- SONUÇ VE ÖZET

Bilindiği gibi, 213 sayılı VUK’da mücbir sebep halinin vergi uygulamalarında sürelerin işlemeyeceğine ilişkin olarak çeşitli hükümler yer almaktadır. Dolayısıyla, 213 sayılı VUK’un 15. maddesine göre, 13. maddede yazılı mücbir sebeplerden herhangi birinin bulunması durumunda, bu sebep ortadan kalkıncaya kadar süreler işlememektedir.[31] Bu durumda tarh zamanaşımı işlemeyen süreler kadar uzamaktadır. Bu hükmün uygulanması için, mücbir sebebin bilinmesi veya ilgililer tarafından kanıtlanması veya belgelendirilmesi zorunludur. Maliyle Bakanlığı, mücbir sebep sayılan haller sebebiyle, bölge, il, ilçe, mahal veya afete maruz kalanlar itibariyle mücbir sebep hali ilan etmeye ve bu sürede vergi ödevlerinden yerine getirilemeyecek olanları tespit etmeye yetkilidir.[32] Bu yetki vergi türleri ve işyerleri itibariyle; beyannamelerin toplulaştırılması, yeni beyanname verme süreleri belirlenmesi ve beyanname verme zorunluluğunun kaldırılması şeklinde de kullanılabilmektedir.[33]

Mücbir sebep süreye uyulmaması sebebiyle uygulanacak herhangi bir cezai yaptırımına da engel olmaktadır.[34] Çünkü, mücbir sebep yükümlünün iradesi dışında meydana gelen ve önlenmesi mümkün olmadığı bir olay olduğundan, yükümlünün ödevlerini zamanında yerine getirememesi durumunda kendisine bir kusur izafe edilememektedir.

* Avukat
[1] Şükrü KIZILOT –Doğan ŞENYÜZ –Metin TAŞ –Recai DÖNMEZ, Vergi Hukuku, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara, Ekim 2006, s. 211.

[2] Dn. 7. D.’nin, 04.12.1985 tarih ve E:1984/4380-K:1985/2889 sayılı Kararı.

[3] Kazım YILMAZ, Türk Vergi Hukuku, Değiştirilmiş 3. Baskı, Ce-Ka Yayınları, s.97-101.

[4] Yılmaz ÖBALCI, Vergi Usul Kanunu Yorum ve Açıklamaları, Oluş Yayıncılık, Aralık 2010, s.165.

[5] Dn. 7. D.’nin, 6.4.1976 tarih ve E:1975/3921-K:1976/1010 sayılı Kararı.

[6] Gürol ÜREL, Güncel Vergi Usul Kanunu Uygulaması, Maliye ve Hukuk Yayınları, Ankara, s.104.

[7] Selahattin TUNCER, “Vergi Hukukunda Mücbir Sebep, Yaklaşım, Ağustos 2001, sayı:104

[8] Mualla ÖNCEL – Ahmet KUMRULU – Nami ÇAĞAN, Vergi Hukuku, Gözden Geçirilmiş Son Değişiklikleri İşlenmiş 13. Bası, Ankara, Turhan Kitapevi, 2005, s.118.

[9] 213 sayılı VUK md.13

[10] Tutukluluk hali, beyanname verilmemesinin mücbir sebebi sayılır. Dn. 4. D.’nin, 14.10.1983 tarih ve E:1982/2323-K:1982/7533 sayılı karar. (Dş. Der., S:54-55, s.183-184). “Şirket müdürünün tutukluluk halinin şirket açısından mücbir sebep sayılmayacağı hk.” Dnş 4. D.’nin, 23.06.2004 tarih ve E:2004/178-K:2004/1479 sayılı kararı. (Yaklaşım, Yıl:13, S:147, Mart 2005, s.308-309).

[11] H.Fevzi KARAGÖZOĞLU, Vergi Usul Kanunu ve Uygulaması, Ünal Matbaası, Ankara 1976, s.68-80.

[12] Bkz. 01.09.1999 tarih ve 23803 sayılı RG.

[13] Yılmaz ÖZBALCI, Vergi Usul Kanunu Yorum ve Açıklamaları, Oluş Yayıncılık, Nisan 2007, s.168

[14] Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Mehmet ÇAVUŞ, “Vergi Hukukunda Mücbir Sebep ve Etkileri”, Yaklaşım, Ocak 2008, Sayı:54

[15] 114. madde’nin 2. fıkrası hükmü ceza zamanaşımı için de geçerlidir.

[16] Bkz. ÖZBALCI, age, s. 991.

[17] Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Selahattin TUNCER, Vergi Hukuku ve Uygulaması, Yaklaşım Yayınları, Mart 2003, s.58

[18] ÖZBALCI, age, s.992.

[19] Salih ÖZEL; “Mücbir Sebep Halinde Vergi Cezaları ve Gecikme Faizi”, Yaklaşım, Sayı:127, Temmuz 2003.

[20] Dn. 11. D.’nin, 01.10.1997 tarih ve E. 1996/5683, K. 1997/3149 sayılı Kararı.

[21] Şükrü KIZILOT – Zuhal KIZILOT; Vergi İhtilafları ve Çözüm Yolları, Gözden Geçirilmiş 10. Baskı, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara, Ağustos 2005, s.378

[22] Mustafa ALPASLAN –Mustafa SAKAL, Vergi Hukuku Uygulaması-I, Makale/İnceleme ve Yorumlar, Grafmat, İzmir Ocak, 2008.

[23] 02, 03, 04.07.1927 tarih ve 622, 623, 624 sayılı Resmi Gazetelerde yayımlanmıştır.

[24] Metin TAŞ, “Mücbir Sebepler Dava Açma Süresini Etkiler mi?”, Yaklaşım, Mayıs 1997, Sayı:53

[25] Şükrü KIZILOT – Zuhal KIZILOT; Vergi İhtilafları ve Çözüm Yolları, Gözden Geçirilmiş 10. Baskı, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara, Ağustos 2005, s.399.

[26] Dn. 4. D.’nin, 20.06.1996 tarih ve E. 1995/6183, K. 1996/2698 sayılı Kararı, (Erişim) www.danistay.gov.tr, 25.10.2007.

[27] Dilekçe veya tutanağın resmi kayıtlara geçirilmiş olması şarttır.

[28] A. Haydar YILDIRIM –Olcay KOLOTOĞLU, “Mücbir Sebepler ve Süre Uzaması”, Yaklaşım, Ağustos 2001, Sayı:104

[29] Dn. 4. D.’nin, 22.02.1981 tarih ve E.1982/1748, K.1982/198 sayılı Kararı.

[30] Yusuf KARAKOÇ, Genel Vergi Hukuku, 4. Baskı, yetkin Yayınları, Ankara 2007.

[31] Dn. 5. D.’nin, E:2007/7383-K2008/2435 sayılı Kararı.

[32] Beyanname Düzenleme Kılavuzu, Maliye Hesap Uzmanları Derneği Yayını, Yıl: 2010, s.1168.

[33] 213 sayılı VUK md. 15/III

[34] 213 sayılı VUK md.73

Kaynak:Av. NAZLI GAYE ALPASLAN

Pişmanlık ve Islah Müessesesi

İdarenin, kamunun finansmanında en önemli kalem olan vergi gelirlerinin aşınmasını önlemeyi amaçladığı “Pişmanlık ve Islah” müessesesi, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 371 maddesi[1] ve konu hakkındaki ikincil mevzuat olan 63 ve 169 Seri No’lu VUK Genel Tebliğleri ile düzenlenmiştir. Yazımızda, söz konusu düzenlemeyi ilgili kanuni düzenlemeler çerçevesinde açıklamaya çalışacak ayrıca düzenlemenin uygulama alanı ve süreç hakkında da bilgilere yer verilecektir.

213 sayılı VUK un 341. maddesinde açıklanan vergi ziyaına[2] sebebiyet veren mükellefler ile söz konusu vergi ziyaının oluşmasına iştirak edenlerin, bahse konu duruma sebebiyet verdiklerini VUK un 371. maddesi ile yapılan düzenlemeler çerçevesinde idareye bildirmeleri durumunda uygulanabilen “Pişmanlıkve Islah” müessesesi, mükellef/vergi sorumlusunun gecikmiş vergisel yükümlülüklerini vergi ziyaı cezasına muhatap olmadan yerine getirmelerine olanak sağlayan bir uygulamadır. Yazımızda, kamunun nakit akışında en önemli yere sahip olan vergi gelirlerinin nispeten artırılmasını sağlayan ayrıca tahsil süresini de diğer çözüm yollarına göre kısaltan “Pişmanlık ve Islah” sürecini ve söz konusu durumla ilgili bazı özellik arz eden hususları da açıklamaya çalışacağız.

II- MADDE LAFZININ DETAYLI AÇIKLAMASI

Genel anlamda Vergi Kanunlarının özel olarak ise “Pişmanlık ve Islah” müessesesinin yeterince iyi anlaşılabilmesi, ayrıca konu hakkındaki tereddütlerin giderilmesi açısından öncelikle kanun lafzının kavranması gerekliliğini düşündüğümüzden, konu hakkında VUK 371. madde ile yapılan düzenlemeyi yazımızın bu bölümüne ait olan alt kısımlarda detaylandırarak açıklamaya çalışacağız.

A- VUK 371. MADDE 1. FIKRASI

Söz konusu maddenin birinci fıkrası metni aşağıdaki gibidir;

“Beyana dayanan vergilerde vergi ziyaı cezasını gerektiren fiilleri işleyen mükelleflerle bunların işlenişine iştirak eden diğer kişilerin kanuna aykırı hareketlerini ilgili makamlara kendiliğinden dilekçe ile haber vermesi hâlinde, haklarında aşağıda yazılı kayıt ve şartlarla vergi ziyaı cezası kesilmez.”

“Pişmanlık ve Islah” müessesesi yalnızca beyana dayanan vergilerde hüküm ifade eder. Bunun sonucu olarak İkmalen[3], Re’sen[4] ve İdarece[5] tarh edilen vergilerde ayrıca Emlak vergilerinde söz konusu düzenleme hüküm ifade etmez. Pişmanlık, beyana dayanan vergiler için geçerlidir, dolayısıyla harçlar ve motorlu taşıtlar vergisi gibi varlığın aynından doğan ve herhangi bir beyana dayanmadan vergilendirme dönemlerinin ilk gününde tahakkuk eden vergiler için pişmanlık hükümlerinin uygulanması söz konusu değildir.

Değinilmesi gereken noktalardan bir diğeri ise yazımız konusu uygulamadan kimlerin ve ne durumda yararlanabileceği hususudur. Bahse konu uygulamaya yalnızca vergi ziyaı cezasının kesilmesini gerektiren durumların varlığı halinde başvurulduğunu belirtmek gerekir. Uygulamadan yararlanabilecek olanlar ise vergi ziyaına cezasına sebebiyet veren mükellef veya söz konusu ziyaın oluşması sürecine iştirak eden diğer kişilerdir.

Birinci fıkranın öne çıkan noktalarından bir diğeri ise, “Pişmanlık ve Islah” uygulamasının talep edilme şeklidir. Talep, uygulamadan yararlanabilecek olanların, ilgili makamlara kendiliğinden dilekçe ile başvurmaları yoluyla olup ayrıca düzenlemenin devamında belirtilen şartların da sağlanması gerekmektedir. Uygulamaya başvuru sözlü olarak yapılamamaktadır. Fıkra lafzında geçen “kendiliğinden” ifadesi önem arz etmektedir çünkü idarenin beyana çağrı daveti sonucunda veyahut idare tarafından yapılan sair çağrılar sonucunda keyfiyetin idareye bildirilmesi kendiliğinden olmayacağından pişmanlık talebi uygulanmayacaktır.

Sonuç olarak, düzenlemede belirtilen tüm şartların sağlanması halinde “Pişmanlık ve Islah” talep edilmesi halinde uygulanır ve sürecin sonunda vergi ziyaı cezası kesilmez.

B- 371. MADDENİN 1. FIKRASININ 1. VE 2. BENTLERİ

Anılan bentlerin metinlerine aşağıda yer verilmiştir;

“1.Mükellefin keyfiyeti haber verdiği tarihten önce bir muhbir tarafından her hangi resmi bir makama dilekçe ile veya şifahi beyanı tutanakla tevsik edilmek suretiyle haber verilen husus hakkında ihbarda bulunulmamış olması (Dilekçe veya tutanağın resmi kayıtlara geçirilmiş olması şarttır.).

2. Haber verme dilekçesinin yetkili memurlar tarafından mükellef nezdinde her hangi bir vergi incelemesine başlandığı veya olayın takdir komisyonuna intikal ettirildiği günden evvel (Kaçakçılık suçu teşkil eden fiillerin işlendiğinin tespitinden önce) verilmiş ve resmi kayıtlara geçirilmiş olması.”

“Pişmanlık ve Islah” müessesesinden faydalanabilmek için dilekçe ile yapılan talebin resmi kayıtlara intikal zamanı önem arz etmektedir. Öncelikle VUK madde 371’in birinci fıkrası birinci bendinde belirtildiği üzere, mükellefin uygulamadan yararlanabilmesi için pişmanlık talebini dilekçe ile haber vermesinden önce muhbir tarafından dilekçe ya da şifahi olarak herhangi bir resmi makama ihbar edilmemiş olması gerekmektedir. Muhbirin verdiği dilekçe veya şifahi olarak verdiği bilgileri içeren tutanağın resmi kayıtlara alınmasından sonra yapılan pişmanlık talepleri kabul edilmemektedir. Burada muhbirin kim olduğu veya vergi ziyaına sebebiyet verenlerle olan ilişkisi herhangi bir önem taşımamaktadır. Ayrıca muhbirin yapacağı ihbarın muhakkak konu ile ilgili idareye yapılması gerekmemekte olup örneğin Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Mali Suçlar ile ilgili birimine yapılan ihbar diğer koşullar sağlanmak kaydıyla pişmanlıktalebinin idarece kabul edilmemesi yönünde etki sağlayabilecektir.

Bunun yanı sıra talebin işleme konulması zamanının önem arz ettiği bir diğer nokta ise talebin kendilerine iletilen yetkili memurlar tarafından işleme koyulma zamanıdır. Yetkili memurlar tarafından söz konusu talep mükellef nezdinde herhangi bir vergi incelemesine başlanılmasından veya durumun takdir komisyonuna sevk edilmesinden önce işleme konulmalıdır. Bu noktada pişmanlık talebinin ilgili memurlar tarafından süre bekletilmeksizin işleme konulması mükellefin haklarını gözetmek noktasında yerinde olacaktır. Pişmanlık talep edilen durumda kaçakçılık suçu mevcutsa söz konusu fiilin tespit tarihinden önce ilgili talebin işleme konulması gerekmektedir. Burada önem arz eden nokta ise, konuyla ilgili olmayan bir sebepten dolayı dahi olsa vergi incelemesine girilmesi halinde “Pişmanlık ve Islah” hükümlerinden faydalanılamayacak olunmasıdır. Örneğin, mükellefin pişmanlık talebinden önce, başka bir mükellef nezdinde yapılan karşıt bir inceleme nedeniyle mükellef hakkında incelemeye sevk işlemi yapılmışsa direkt kendisi ile ilgili olmayan bu inceleme neticesinde mükellefin pişmanlık talebi idarece kabul görmeyecektir. Bu durumun aksine, mükellef ancak ilgili konudan dolayı takdir komisyonuna sevk olunursa pişmanlık talebinde bulunamayacaktır. Diğer durumlarda mükellef takdir komisyonuna sevk edilmiş dahi olsa sevk nedeniyle ilgili olmayan bir mevzuda pişmanlık talebinde bulunabilecektir. Kısacası, idare durumdan herhangi bir surette haberdar olmadan önce pişmanlık talebi yapılmalıdır.

C- 371. MADDENİN 3. VE 4. BENTLERİ

Bentlerin metinleri aşağıda yer aldığı gibidir;

“3. Hiç verilmemiş olan vergi beyannamelerinin mükellefin haber verme dilekçesinin verildiği tarihten başlayarak on beş gün içinde tevdi olunması.

4. Eksik veya yanlış yapılan vergi beyanının mükellefin keyfiyeti haber verme tarihinden başlayarak on beş gün içinde tamamlanması veya düzeltilmesi.

5. Mükellefçe haber verilen ve ödeme süresi geçmiş bulunan vergilerin, ödemenin geciktiği her ay ve kesri için, 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesinde belirtilen nispette uygulanacak gecikme zammı oranında bir zamla birlikte haber verme tarihinden başlayarak on beş gün içinde ödenmesi.”

“Pişmanlık ve Islah” müessesesinin uygulanabilmesi için gerekli şartlardan diğerleri ise beyannamenin verilmesi ve ödemenin yapılması ile ilgili olan gerekliliklerdir. Hiç verilmemiş, eksik veya yanlış verilmiş olan vergi beyanlarının keyfiyetin mükellef tarafından haber verilmesinden itibaren 15 gün içerisinde idareye tevdi edilmesi gerekmektedir. Sürecin devamında verilen beyannameye istinaden ödemenin de beyanname verme süresi içerisinde yapılması gerekmektedir. Pişmanlık talebiyle ilgili yapılacak ödeme için ödemenin geciktiği her ay ve kesri için 6183 sayılı Amme Alacakları Tahsili Usulü Hakkında Kanunu’nun 51. maddesine göre belirtilen gecikme zammı oranında bir zam da vergi aslı ile birlikte ödenir. Burada adı geçen zam, 169 Sıra No’lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği’nde pişmanlık zammı olarak tanımlanmış olup daha önce %2 olarak uygulanmakta olan zam oranı söz konusu tebliğ ile yapılan düzenlemeler sonucunda 6183 sayılı Kanun’un 51. maddesinde belirtilen gecikme zammı oranına endekslenmiştir. Beyanname vermemiş olan bir mükellef sonradan pişmanlık hükümlerinden faydalanmak suretiyle beyannamesini verdiği takdirde, hakkında usulsüzlük cezası kesilmektedir.

III- PİŞMANLIK VE ISLAH MÜESSESESİNİN OLUMLU VE OLUMSUZ YÖNLERİ

“Pişmanlık ve Islah” müessesesi, vergi idaresinin tespit etmesi güç olan vergi gelirlerinin, mükellef veya iştirak edenlerin pişmanlık talepleriyle haber vermeleri neticesinde tahsilini sağlayan bir uygulamadır. Sürecin mükellefe bakan önemli bir artısı ise, mükellefin gecikmiş vergisel yükümlülüklerini vergi ziyaı cezasına muhatap olmadan yerine getirmelerine olanak sağlamasıdır. Uygulamanın bir diğer önemli artısı ise, mükellefin ödevlerini yerine getirmemesinden kaynaklanan durumun idari yoldan çözülmesini sağlıyor olması ve bu sayede vergi işleri ile iştigal eden yargı organlarının üzerindeki yükü hafifletiyor olmasıdır. Ayrıca mükelleflerin sahip olduğu bir hak olan “Pişmanlık ve Islah” kurumu sonucunda vergi gelirinin devlet tarafından elde edilme süresi de kısaltılarak kamunun nakit akışı üzerinde bir rahatlama sağlanmaktadır.

Uygulamanın olumlu yanlarının yanında olumsuz yanları da bulunmaktadır. Olumsuz yönlerinden en önemlisi, mükelleflerin veya sorumluların ödevlerini zamanında yerine getirmeleri adına yeterince özen göstermemelerinin önünün açılıyor olmasıdır. Çünkü pişmanlık talebiyle beyanname verildiği durumda mükellef adına vergi ziyaı cezası kesilmemekte yalnızca gecikme zammı oranında pişmanlık zammı kesilmektedir ancak faiz hesaplamasında kullanılacak gün sayısı az olacağından söz konusu zam genel anlamda cüzi şekilde gerçekleşmektedir ve caydırıcılığı olmamaktadır. “Pişmanlık ve Islah” uygulaması, ödevlerini muntazaman yerine getiren mükellefler ile ödevlerini özenli şekilde yerine getirmeyen mükellefler arasındaki farklılığı da azaltıyor olması yönünden eşitlik ve adalet olgularına aykırılık teşkil etmektedir. Kanaatimizce bu türden bir adaletsizliğe izin vermemek adına bir takvim yılı veya hesap dönemi içerisinde faydalanılabilecek pişmanlık talebi belli bir sayı ile sınırlandırılabilir yahut birden sonraki pişmanlık talepleri için pişmanlık zammının hesabında kullanılan faiz oranı kademeli olarak artırılabilir. Bu tarz bir düzenleme sonucunda “Pişmanlık ve Islah” müessesesinin suistimal edilmesinin de belli bir oranda önüne geçilmiş olacaktır.

IV- ÖZELLİKLİ DURUMLAR

A- PİŞMANLIKLA VERİLEN BEYANNAMEDE ÖDENECEK VERGİ ÇIKMAMASI DURUMU

Mükellefin haklarından olan “Pişmanlık ve Islah” müessesesi sürecinin sonucunda, mükellef tarafından yapılan pişmanlık talebinin ilgili düzenlemede yer alan şartları sağlaması durumunda mükellef vergi ziyaına sebebiyet verse dahi mükellef adına vergi ziyaı cezası kesilmemektedir. Pişmanlık talebinin temel sonucu ziyaa uğratılan vergi açısından vergi ziyaı cezasının kesilmiyor olmasıdır. Ancak mükellef tarafından pişmanlıkla verilen beyannamede ödenecek vergi çıkmaması durumunda zamanında tahakkuk ettirilemeyen vergi olmamasından dolayı vergi ziyaı da söz konusu olmayacaktır ve sonuç olarak “Pişmanlık ve Islah” kurumunun uygulanması mümkün olmayacaktır. Pişmanlıkla verilen beyanname, kanuni süresinden sonra verilen beyanname kapsamında değerlendirilecek olup 213 sayılı VUK un 352 maddesi[6] birinci bendinde sayılan nedenden dolayı birinci dereceden usulsüzlük cezası kesilecek söz konusu durum VUK un 30. Maddesi birinci bendinde de re’sen takdir nedenleri arasında sayıldığından söz konusu usulsüzlük cezası iki kat olarak uygulanacaktır. Bahsi geçen durumda vergi aslı ve gecikme faizinden söz edilemeyeceğinden yalnızca iki kat birinci dereceden usulsüzlük cezası ile yetinilir.

B- PİŞMANLIKTA BEYANNAME VERME VE ÖDEME SÜRELERİNE UYULMAMASI

Yazımızın önceki kısımlarında belirtildiği üzere pişmanlık kurumundan yararlanmak isteyen mükellef veya ilgililerin, keyfiyeti idareye haber verme tarihini takip eden 15 gün içerisinde beyannamelerini vermeleri ve aynı süre içerisinde ödemeyi de (pişmanlık zammı ile beraber) yapmaları gerekmektedir. Beyanname verme ve ödeme sürelerine riayet edilmemesi halinde pişmanlık talebinin şartları gerçekleşmemiş olacak ve sonuçta pişmanlıkuygulanmayacaktır. Mükellef tarafından yapılan bu ihlal sonucunda, mükellef adına vergi ziyaı cezasının %50 si kesilmesi gerekecek ancak söz konusu durum iki kat birinci dereceden usulsüzlük cezasını gerektirdiğinden VUK un 336. maddesi[7] gereğince söz konusu cezalardan miktar itibarıyla en ağır olanı kesilecektir. Bu durumda mükelleften vergi aslı ve gecikme faizi de aranacağı tabiidir.

C- PİŞMANLIK BEYANNAMESİ İHTİRAZİ KAYITLA VERİLEBİLİR Mİ?

Türk Vergi Sistemi’nde vergileme esasen mükellefin beyanı üzerine yapılmaktadır. Mükellefler/Vergi Sorumluları verdikleri beyanlara karşı VUK un 378. maddesi[8] hükmü gereği dava açamamaktadırlar. Mevzuatsal alt yapısı olmamasına rağmen, mükellefler/vergi sorumluları, beyannameleri verirlerken beyannamenin üzerine not düşmek vasıtasıyla dava haklarını devamını sağlamaktadırlar ve bu uygulamaya da İhtirazi Kayıtla beyanname verme olarak adlandırılmaktadır.

Pişmanlıkla verilen beyannamelerde İhtirazi Kayıtların hüküm ifade edip etmeyeceği hususunda idare ile Danıştay arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bu konuda idare, mükellefin zamanında yerine getirmediği bir ödevini pişmanlıkla yerine getirmek için kendiliğinden verdiği beyannameyi İhtirazi Kayıt ile vermesinin uygulamanın özüne ve ruhuna aykırı olduğunu düşünmektedir. Ancak konu hakkında İhtirazi kayıtla pişmanlık beyannamesi verilmesinin önünde mevzuatsal bir engel bulunmadığından Danıştay’ın aksi yönde verdiği kararlar da bulunmaktadır.

D- PİŞMANLIK TALEBİNDE BULUNAN E-BEYANNAME VERMEK ZORUNDA OLAN MÜKELLEFİN ŞARTLARI YERİNE GETİRMEMESİ DURUMU

Mükellef beyannamesini elektronik ortamda verme zorunluluğu olduğu bir vergi türü söz konusu olduğunda, süresinde beyannamesini vermemiş olduğu durumda pişmanlık talebinde bulunur ancak pişmanlık şartlarını gerçekleştirmezse mükellef adına kesilecek cezalar farklılık göstermektedir. Mükellef pişmanlık şartlarını sağlamadığı için vergi ziyaının %50 si kesilmeli ayrıca elektronik ortamda verilmesi gereken beyannameyi de kanuni süresinde vermediği için özel usulsüzlük cezası kesilmelidir. Söz konusu durum VUK un 352. maddesi birinci bendi çerçevesinde değerlendirildiğinde VUK un 30. maddesi de göz önüne alınarak iki kat birinci derecede usulsüzlük cezası kesilmesi gerekiyor olsa da konu hakkında özel hükmün düzenlendiği VUK un mükerrer madde 355 in son fıkrası[9] hükmü gereğince özel usulsüzlük cezası kesildiği için genel usulsüzlük cezası kesilmeyecektir.

V- SONUÇ

Yazımızda, vergi ödevlerini zamanında yerine getirmemiş olan mükelleflere idarece tanınmış bir imkan olan, ayrıca kamunun nakit akışının düzenlenmesi açısından önem arz eden “Pişmanlık ve Islah” müessesesini konunun düzenlendiği 213 sayılı VUK un 371. maddesi lafzı çerçevesinde ele alarak tereddüt yaşanan hususlara açıklık getirmeye çalıştık.

[1] 5728 sayılı Kanunun 281. maddesiyle değiştirilen ve 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren maddedir.

[2] VUK 341. Madde: ‘’ Vergi ziyaı, mükellefin veya sorumlunun vergilendirme ile ilgili ödevlerini zamanında yerine getirmemesi veya eksik yerine getirmesi yüzünden, verginin zamanında tahakkuk ettirilmemesini veya eksik tahakkuk ettirilmesini ifade eder.’’

[3] VUK madde 29: ‘’İkmalen vergi tarhı, her ne şekilde olursa olsun bir vergi tarh edildikten sonra bu vergiye müteallik olarak meydana çıkan ve defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak miktarı tespit olunan bir matrah veya matrah farkı üzerinden alınacak verginin tarh edilmesidir.’’

[4] VUK madde 30: ‘’Resen vergi tarhı, vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunmasıdır. İnceleme raporunda bu maddeye göre belirlenen matrah veya matrah farkı resen takdir olunmuş sayılır.’’

[5] VUK mükerrer madde 30: ‘’Verginin idarece tarhı; 29 uncu ve 30 uncu maddeler dışında kalan hallerde, mükelleflerin verginin tarhı için vergi kanunları ile muayyen zamanlarda müracaat etmemeleri veya aynı kanunlarla kendilerine tahmil edilen mecburiyetleri yerine getirmemeleri sebebiyle zamanında tarh edilemeyen verginin kanunen belli matrahlar üzerinden idarece tarh edilmesidir.’’

[6] VUK madde 352 ve 1. Bendi: ‘’ Usulsüzlükler, aşağıda yazılı derecelere ve bu kanuna bağlı cetvele göre cezalandırılır. Usulsüzlük fiili re’sen takdiri gerektirirse, bağlı cetvelde yazılı cezalar iki kat olarak kesilir.

(1) Vergi ve harç beyannamelerinin süresinde verilmemiş olması ‘’

[7] VUK 336. madde(ilgili kısmı): ‘’Cezayı istilzam eden tek bir fiil ile vergi ziyaı ve usulsüzlük birlikte işlenmiş olursa bunlara ait cezalardan sadece miktar itibariyle en ağırı kesilir.‘’

[8] VUK madde 378: ‘’Vergi mahkemesinde dava açabilmek için verginin tarh edilmesi, cezanın kesilmesi, tadilat ve takdir komisyonları kararlarının tebliğ edilmiş olması; tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin yapılmış ve ödemeyi yapan tarafından verginin kesilmiş olması lazımdır. Mükellefler beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamazlar. Bu Kanunun vergi hatalarına ait hükümleri mahfuzdur.’’

[9] VUK mük. madde 355 in son fıkrası: ‘’Elektronik ortamda beyanname ile bildirim ve form verme mecburiyetine uymayanlara bu maddeye göre ceza kesilmesi halinde, 352. maddenin birinci derece usulsüzlüklerle ilgili (1) numaralı bendi ile ikinci derece usulsüzlüklerle ilgili (7) numaralı bendi uyarınca ayrıca ceza kesilmez’’

Kaynak: VERGİ MÜFETTİŞ YARDIMCISI FEHMİ EGE

VERGİ MÜFETTİŞ YARDIMCISI ALİ AKPULAT

Mali Müşavirin Ağır Hastalığı, Mücbir Sebep Kabul Edilebilir Mi

Mali Müşavirin Ağır Hastalığı, Mücbir Sebep Kabul Edilebilir Mi?

Mali Müşavirin Ağır Hastalığı, Mücbir Sebep Kabul Edilebilir Mi?, 213 sayılı VUK’nun 13. maddesinde mücbir sebep konusu düzenlenmiştir. Buna göre, vergi ödevlerinden herhangi birisinin yerine getirilmesine mani olacak derecede ağır hastalık, ağır kaza ve tutukluluk yine yangın, yer sarsıntısı ve su basması gibi afetler, kişinin iradesi dışında vukua gelen mecburi gaybubetler, vb. haller yasada mücbir sebep olarak belirtilmiş bulunmaktadır. Mücbir sebep, vergiyi doğuran olayı etkilememektedir. Ancak, mücbir sebep dolayısıyla vergi alacağının doğması üzerine mükellefçe yerine getirilecek vergileme ile ilgili ödevlerin müddetini ancak uzatabilmektedir. Mücbir sebep durumunda genel olarak vergileme ile ilgili bir görevin yerine getirilmesi açısından gerek kanunen ve gerekse idari sürelerin tümü işlememektedir. Yani, bütün süreler durmaktadır. Bu sürelere ödeme ve bir hak veya olanağın kullanılması ile ilgili süreler de dahil olmaktadır.

 

Bazı olağanüstü durumlarda mükelleflerin isteseler de ödevlerini zamanında yerine getirmeleri mümkün olmayabilir. İşte böyle durumlarda kanun olağandışı durum sona erinceye kadar mükellefin ödevlerini ertelemekte ve tarh zamanaşımını da ertelenen süre kadar uzatmaktadır. VUK’nunda mücbir sebep hali olarak belirlenen bu tür olağanüstü durumlar 13. maddede örnek verilmek suretiyle sayılmaktadır. Böylelikle mücbir sebepler sınırlandırılmamakta fakat örneğe uygun sebepler mücbir sebep olarak kabul edilmektedir. Bir başka ifade ile, kanunda sayılan durumların oluşması halinde her halükarda mücbir sebebin oluştuğu kabul edilmekte fakat sayılan sebeplere benzer durumların ortaya çıkması da vergi idaresince mücbir sebep olarak kabul edilmektedir(1).

 

Uygulamada, özellikle, muhasebecinin hastalığı nedeniyle kayıtların zamanında yapılmamış olduğu hallerde bunun mücbir sebep sayılarak, ceza uygulanmaması gerektiği mükelleflerce ileri sürülür.

İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

 

Vergi Uygulamasında Mücbir Sebepler

Vergi Uygulamasında Mücbir Sebepler

Vergi Uygulamasında Mücbir Sebepler ,Mücbir sebepler 213 sayılı VUK’un 13. maddesinde düzenlenen ve mükelleflere belli özel durumların varlığı halinde sürelerin işlemesini durduran nedenlerdir. Mücbir sebep hali herkesçe bilinen nitelikte olabileceği gibi bazı hallerde böyle bir durumu ispat açısından ilgiyle görev yüklemektedir. Mücbir sebep, ceza kesilmesini ortadan kaldırır, vergiyi, gecikme faizini ya da geçmişte tahakkuk ettirildiği halde ödenmemiş olan vergiler, gecikme zamları veya mücbir sebep öncesi kesilmiş olan cezaları etkilemez.

Mücbir sebep, genel olarak kişilerin iradesi dışında meydana gelen öngörülmeyen ve öngörülemeyen veya öngörülse dahi her türlü imkan ve araca rağmen önlenemeyen olaylar olarak nitelendirilebilir. Mücbir sebep dışsal karakterli olup, mükellef açısından kusurluluğu ortadan kaldırır. Mücbir sebeplerle karşı karşıya kalan kişi bu olaylardan kaynaklanan çok ciddi sıkıntılar hatta çoğu zaman imkansızlıklar içine düşebilir([1]).

Mücbir sebebin en belirgin özelliği, kişinin iradesi dışında meydana gelen kaçınılamaz ve karşı konulamaz bir olay olmasıdır. Danıştay’a göre, mücbir sebepler, “insanın iradesi ve ihtiyarı dışında meydana gelen tesadüfi olaylardır.” Bu olayların meydana gelmelerinden önce bilinmeleri mümkün olmadığı gibi, meydana geldikleri zamanda giderilmeleri de ilgilinin iradesine bağlı değildir. Mücbir sebebin vergiye ilişkin ödevlerin yerine getirilmesini engelleyecek nitelik ve ağırlıkta olması gerekir([2]).

Mücbir sebebin yanı sıra mücbir sebep benzeri hallerin de varlığı söz konusudur. Bu haller; zor durum, beklenmeyen olay ve ölüm hallerdir. Zor durum ve beklenmeyen hal mücbir sebep ile benzerlikler göstermesine karşın, mücbir sebebin ihtiva ettiği unsurları taşımazlar. Her mücbir sebep, başlı başına bir beklenmeyen olaydır. Doğal afetler, ilgili kimsenin tutukluluk hali, ağır kaza ve hastalık, yangın gibi olaylar birer beklenmeyen olaydır. Ancak her beklenmeyen olay bir mücbir sebep olarak nitelendirilemez. Zor durum ise, kişinin vergilendirme ile ilgili ödevlerini ifa etmesine engel olabilecek türlü hadiseler olabilir. Mücbir sebep, doğrudan vergi mükellefini etkiler([3]). Bir başka deyişle mücbir sebebin etkileri doğrudan mükellefe yöneliktir. Zor durumun ise böyle bir özelliği olmayabilir. Vergi mükellefini değil ama onun yakınlarını etkileyen bir hadise, vergi mükellefinin de ödevlerini yerine getirmesini engelleyebilir. Ancak bu durumda vergi idaresinin takdir yetkisi önem kazanmaktadır. Vergi idaresi, zor durum halini ve bu hal nedeni ile vergilendirme ile ilgili ödevlerin sürelerinin uzayacağını takdir etme yetkisini haizdir. Doğal olarak bu durumun ilgili kimse tarafından ispat edilmesi şarttır([4]).

II- KAVRAMSAL OLARAK MÜCBİR SEBEP

Mücbir sebep, bir hakkın kullanılmasını, bir borcun ya da ödevin yerine getirilmesini engelleyen, önceden bilinmesi ve önlenmesi mümkün olmayan her türlü olaydır. Ayrıca, çeşitli hukuk dallarının ortak kavramıdır. Süresi içinde bir mücbir sebep ya da beklenmeyen hal nedeniyle kullanılmamış olan hakkın kullanılabilmesi hukukun genel ilkelerindendir([5]).

Mücbir sebep, kolayca kestirileceği gibi, vergi hukukunda da uygulama alanı bulan geçerli bir kavramdır. Bu sebeple VUK’un 13-17. maddeleri arasında mücbir sebep vergi uygulaması açısından, oldukça yetersiz düzeyde düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu düzenlemeye göre, mücbir sebebin meydana gelmesi halinde vergisel ödev ve işlemler durmakta ve süreler işlememektedir([6]).

Diğer yandan mücbir sebep, hukukun değişik alanlarında kullanılan bir kavram olduğundan, yapılacak bir tanımlamanın bütün hukuk dallarını kapsaması gerekeceğinden, böyle bir tanımlama yapmanın imkansız olduğu da ifade edilmektedir. Bununla birlikte mücbir sebebin en belirgin özellikleri kişilerin iradesi dışında meydana gelmesi, kaçınılamaz ve karşı konulamaz bir olayın vuku bulmasıdır([7]).

Mevzuatta mücbir sebep kavramının kesin bir tanımının yapılmayıp, mücbir sebep sayılacak hallere örnek verilmiş olması ise, belirli nitelikteki olayların önceden mutlak bir şekilde mücbir sebep olarak kabul edilmesinin söz konusu olamayacağındandır. Dolayısı ile her bir olay, kendi koşulları ve özellikleri içinde ayrı ayrı değerlendirilmek durumundadır([8]).

Ağır hastalık ve ağır kaza halleri, afet halleri, mecburi gaybubet, yükümlünün yasal defter ve belgeleri üzerinde tasarruftan yoksun kalması gibi haller mücbir sebep olarak kabul edilmektedir. İşte bu mücbir sebeplerin varlığı sonucunda vergi mükellef ve sorumlularının ödevlerini ifa edemiyor olmaları, bu durumda olan kimselere ödevleri yerine getirme konusunda kolaylık sağlanmasını gerekli kılmaktadır.

Yapılan bu açıklamalar doğrultusunda mücbir sebepleri genel olarak, mükellefin kusuru olmaksızın gerçekleşen, öngörülebilmesi ve önlenebilmesi imkansız olan ve aynı zamanda da mükellefin, vergilendirme ile ilgili ödevlerini yerine getirmesine engel olabilecek vasıftaki her türlü olay olarak ifade edebiliriz.

III- MÜCBİR SEBEP DURUMLARI NELERDİR?

213 sayılı VUK’da mücbir sebebin tanımı yer almamakla birlikte mücbir sebep sayılabilecek bazı hallere örnek verilmektedir([9]). Buna göre mücbir sebep;

1- Vergi ödevlerinden herhangi birinin yerine getirilmesine engel olacak derecede ağır kaza, ağır hastalık ve tutukluluk([10]),

2- Vergi ödevlerinin yerine getirilmesine engel olacak yangın, yer sarsıntısı ve su basması gibi afetler,

3- Kişinin iradesi dışında vukua gelen mecburi gaybubetler (rehin alınma gibi),

4- Sahibinin iradesi dışındaki sebeplerle defter ve vesikaların elinden çıkmış bulunması,

gibi hallerdir.

Yasa hükümlerinden anlaşılacağı üzere, kanun mücbir sebep sayılan halleri 4 durumla sınırlı tutmamış sonunda yer verildiği “gibi haller” ifadesiyle bu sayılanlar dışında ortaya çıkan olaylarda mücbir sebep olarak değerlendirilebilmektedir([11]).

Mücbir sebebin genel tarafından bilinmesi durumunda mükelleflerce ayrıca ispat ve tevsikine gerek yoktur. Ancak, mükellef nezdinde meydana gelen büyük ölçüde mükellef tarafından bilinen mücbir sebeplerin vergi dairesi veya yargı organına karşı ispat ve belgelenmesi gerekmektedir.

IV- MÜCBİR SEBEP HALİNDE İSPAT YÜKÜ KİME AİTTİR?

Bilindiği gibi, “Herkesin iddiasını ispat etmekle yükümlü olması” genel bir hukuk kuralı olduğuna göre, mücbir sebebin ispat yükümlülüğü de “ilgiliye” aittir. İlgili vergi mükellefi olacağı gibi, vergi sorumlusu da olabilir. Nitekim VUK’un 15. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereği, mücbir sebebin ilgililer tarafından ispat ve tevsik edilmesi gerekmektedir. Fakat bir büyük depremde mücbir sebebin ispat ve belgelendirilmesine gerek yoktur. Nitekim 1999 tarihinde Marmara Bölgesini sarsan büyük depremde Maliye Bakanlığı yayımladığı 277 Seri No.lu VUK GT([12]) ile bu afeti, VUK’un 13. maddesi gereğince, “mücbir sebep hali” olarak kabul ve ilan edilmiştir. Bu durumda ilgililere, ispat yükü düşmemektedir.

V- MÜCBİR SEBEP VERGİYİ DOĞURAN OLAYI ETKİLER Mİ?

Mücbir sebep vergiyi doğuran olayı etkilemez. Sadece, vergi alacağının doğması üzerine mükellefçe yerine getirilecek vergileme ile ilgili görevlerin süresini uzatmaktadır([13]).

Örneğin, Gayrimenkul Sermaye İradı yönünden Gelir Vergisi mükellefi olan Bay(A), 2007 Takvim yılı boyunca tahsil etmesi gereken kira gelirini tahsil edememiş dahi olsa bu gelir, 2007 Takvim yılının geliri olarak vergilendirilir. Bay (A)’nın söz konusu tahsilatı 2008 Takvim yılında yapmış olması bu durumu değiştirmez([14]).

VI- MÜCBİR SEBEP HALİNİN VERGİNİN TARHINA ETKİSİ NEDİR?

Verginin tarhının, vergi alacağının kanunlarında gösterilen matrah ve nispetler üzerinden vergi dairesi tarafından hesaplanarak bu alacağı miktar itibariyle tespit eden idari muamele olduğu, VUK’un 20. maddesi hükmüdür. Yine VUK’un “Re’sen Vergi Tarhiyatı” konusunun ele alındığı 30. maddesi uyarınca re’sen tarhiyat; vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanunî ölçülere dayanılarak tespitine imkân bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunmasıdır. Vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitinin mümkün olmadığı durumlarda ilgili dönem vergi matrahları re’sen tarh edilmektedir.

Mücbir sebep vergilendirme ile ilgili sürelerin uzamasına imkan sağlarken, verginin tarhı yönünden durum daha farklıdır. Örneğin yangın nedeni ile sahibinin rızası dışında kanuni defterlerinin elden çıkmış olması, “zayi belgesi”nin varlığı halinde ceza kesilmesini önlemekte, ancak yukarıda bahsi geçen VUK’un 30. maddesi gereğince ilgili dönem vergi matrahı re’sen tarhı gerekmektedir. Zira her ne sebeple olursa olsun, kanuni defter ve belgelerin elden çıkmış olması halinde vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmamaktadır.

VII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN TARH ZAMANAŞIMI UYGULAMALARINA ETKİLERİ

Mücbir sebep halinin zamanaşımı uygulamalarına olan etkisi, tarh ve ceza zamanaşımı açısından farklılık göstermektedir.

A- TARH ZAMANAŞIMI AÇISINDAN

Tarh zamanaşımı mevzuusu, VUK’un 114. maddesi ile düzenlenmiştir. Buna göre: “Vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak beş yıl içinde tarh ve mükellefe tebliğ edilmeyen vergiler zamanaşımına uğrar.”

VUK’un 15. maddesi ise, 13. maddede yazılı mücbir sebeplerden herhangi birinin varlığı halinde, bu sebep ortadan kalkıncaya kadar sürelerin işlemeyeceğine ve bu durumda tarh zamanaşımının duracağına ilişkin düzenlemeler ihtiva etmektedir.

Örneğin, 22.11.2007 tarihinde, Kurumlar Vergisi mükellefi (X) Limited Şirketinin ticari ikametgâhının bulunduğu iş merkezinde çıkan yangının etkilerinin 30.11.2007 Tarihinde son bulduğunu varsayacak olursak bu durumda, vergi kanunlarında belirtilen süreler, VUK’un 15. maddesi gereğince 22-30 Kasım tarihleri arasında 8 gün süre boyunca ilgili mükellef açısından işlemeyecektir. Bununla birlikte, 2007 takvim yılı için 31.12.2012 Tarihinde sona erecek olan tarh zamanaşımının, 8 gün uzayarak 08.01.2013 Tarihinde tamamlanacak olması da yine VUK’un 15. maddesinin bir gereğidir.

B- CEZA ZAMANAŞIMI AÇISINDAN

VUK’un 374. maddesi “Ceza Kesmede zamanaşımı”nı düzenlemektedir. Söz konusu madde, aşağıda yer alan sürelerin geçmesinden sonra ceza kesilmeyeceğini ifade etmektedir:

“1) Vergi ziyaı cezasında cezanın bağlı olduğu vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın birinci gününden; 353. ve mükerrer 355. maddeler uyarınca kesilecek usulsüzlük cezalarında, usulsüzlüğün yapıldığı yılı takip eden yılın birinci gününden başlayarak 5 yıl([15])

2) Usulsüzlükte, usulsüzlüğün yapıldığı yılı takip eden yılın birinci gününden başlayarak 2 yıl;

Ancak 336. madde hükmüne göre vergi ziyaı cezası ile usulsüzlüğün birleşmesi halinde kesilecek ceza, vergi ziyaı cezası için belli edilen zamanaşımı süresi içinde kesilir. Bu süreler içinde ceza ihbarnamesi tebliğ edilmekle zamanaşımı kesilmiş olur.”([16])

Mücbir sebep nedeni ile işlemeyen sürelerin tarh zaman aşımı süresine ilave edilmesinin gerekliliği, VUK’un 15. maddesi ile hüküm altına alınmışken, ceza zamanaşımı açısından böyle bir durum söz konusu değildir. Bir başka anlatımla, mücbir sebep nedeni ile işlemeyen süreler de ceza zamanaşımı süresine dahildir.

Ceza zamanaşımını kesen tek durum, ceza kesme zamanaşımı süresi içerisinde ilgiliye ceza ihbarnamesinin tebliği edilmiş olmasıdır.

VIII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN VERGİ CEZALARINA ETKİSİ

Mücbir sebep halinin, vergi cezalarına olan etkisi, VUK’un 373. maddesi ile düzenlenmiş bulunmaktadır. Anılan madde hükmüne göre; “Bu kanunda yazılı mücbir sebeplerden herhangi birinin vukua geldiği malum ise veya tevsik ve ispat olunursa vergi cezası kesilmez.”([17])

Cezanın kesilmemesi için VUK’da açık olarak belirtilmiş olan mücbir sebep hallerinin varlığı şarttır. Bununla birlikte mücbir sebebin, vergi ödevinin normal süresi içerisinde yerine getirilmemiş olması nedeni ile VUK uyarınca kesilecek olan cezayı önlediği ve mücbir sebep halinde suçun teşekkül etmemiş olduğu, diğer yandan da, mücbir sebebin etkilemediği veya mücbir sebep halinin devam süresi dışında yapılmış olan kanuna aykırı fiillerin gerektirdiği cezaların, normal şekilde kesileceği ifade edilmektedir([18]).

Kanun koyucunun, mücbir sebep halinin vergi cezalarının kesilemeyeceği yönündeki düzenlemesi, “vergi ziyaı” cezası ile ilgilidir. VUK’da çok açık olarak belirtilmiş olan bu emir doğrultusunda vergi idaresi de 1991/4 Sıra No.lu KDV İç Genelgesi ile, “Mükelleflerce defter ve belgelerin zayi olduğu hususunda mahkeme kararı ibrazı halinde, VUK’un 373. maddesi uyarınca ceza uygulanmayacaktır.” şeklinde açıklama yapmıştır([19]).

Yukarıda yer alan açıklamalar doğrultusunda, VUK’da açık olarak belirtilmiş bir mücbir sebebin varlığı halinde, aynı Kanun’un 341. maddesinde yer alan “Vergi Ziyaı” cezası ve 352-353. maddelerinde yer alan özel usulsüzlük cezaları kesilmeyecektir.

Örneğin yangın nedeni ile defter ve belgeleri zayi olan kimsenin, defter ve belgelerini vergi incelemeye yetkili olan kimselere ibraz edememesi ve bu durumunu da tevsik etmesi halinde kendisine ceza kesilmeyecektir. Bu konu ile ilgili olarak Danıştay’ın vermiş olduğu bir kararda; “Yükümlünün defter ve belgelerinin yandığı hususu itfaiye raporu ve mahkeme kararı ile tespit edilmiş olup olayda mücbir sebep bulunduğundan, indirimlerin kabul edilmemesi suretiyle yapılan tarhiyata ceza uygulanmayacağına” hükmetmiştir([20]).

IX- MÜCBİR SEBEP HALİNİN VERGİ CEZALARINI ÖDEME SÜRELERİNE ETKİSİ

Mücbir sebebin ortaya çıkmasından önce kesilmiş olan vergi cezalarının ödeme vadelerinin, mücbir sebebin varlığının belli olduğu döneme rastlaması durumunda bu cezaların ödeme süreleri de, mücbir sebebin sona erdiği tarihe kadar işlemeyecektir.

X- MÜCBİR SEBEBİN İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNUNU’NDA YER ALAN DAVA AÇMA SÜRELERİNE ETKİSİ

Vergi mükellefi ile vergi idaresi arasında ortaya çıkan ve idari yollardan da çözümlenemeyen uyuşmazlıklarda, uyuşmazlığın çözümünü sağlamak ve hak aramak maksadı ile vergi mahkemesinde dava açılması mümkündür. Bununla birlikte, bu hakkın kullanılabilmesi için ilgililerin yargı merciine belli bir süre içinde başvurmaları gerekir([21]).

XI- MÜCBİR SEBEP HALİ VE DAVA AÇMA SÜRESİ

Danıştay’ın yukarıda örneklerini verdiğimiz genel görüşü, mücbir sebep halinin, idari yargıya başvuru sürelerini durdurmayacağı yönündedir. Yüksek mahkeme, öteden beri bu konu ile ilgili olarak kendisine intikal eden uyuşmazlıklarla ilgili olarak bu doğrultuda kararlar vermiştir([22]).

Vergi yargısının temel kaynağı durumunda olan İYUK’da, VUK’un mücbir sebep halini tanımlayan düzenlemeleri ile ilgili her hangi bir hükmü bulunmamaktadır. Vergi yargısında VUK’un mücbir sebebi düzenleyen hükümlerinin ge­çerliliği konusunda bir sonuca ulaşabilmek için, bu hükümlerin vergi yar­gısıyla olan ilişkisinin ortaya konması gerekmektedir. İYUK’da hüküm bulun­mayan konularda, İYUK’un 31. mad­desindeki atıf gereği Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu(HUMK)([23]) uygula­nacaktır. Vergi davalarında HUMK’nın uygulanacağı haller, İYUK’un yine 31. maddesinde sayılmıştır. Maddenin son cümlesinde ise, HUMK’na atıfta bulunulan haller saklı kalmak kaydı ile VUK’un ilgili hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir.

Mücbir sebep halinin idari dava açma sürelerini durduracağı yönündeki görüşlerin dayanak noktası, Vergi yar­gısında, İYUK ve HUMK’da hüküm bulunmayan durumlarda VUK’un uy­gulanacağıdır. Bu anlamda mücbir sebep halinin sadece mükellefin ödevleri ile ilgili süreleri değil, İYUK’da VUK’a yapılan atıf nedeni ile dava açma sürelerini de durduracağı savunulmaktadır. Zira, Danıştay kararlarına hakim olan ve mücbir sebep halinin vergi yargısında geçersiz olduğunu savunan görüş, VUK’un konuya ilişkin hükümlerini dar anlamda yorumlamaktadır. Ayrıca “mücbir sebepler dolayısıyla elde edilemeyen bir belgenin kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması”nın yargılamanın yenilenmesi nedeni olduğu, mücbir sebeplerin deliller açısından kabul ediliyorken, süre açısından kabul edilmemesi ve olağan yargı yolu için kabul edilmeyip, olağanüstü bir yargı yolu olan yargılamanın yenilenmesi için kabul edilmesinin bir çelişki olduğu da ifade edilmektedir([24]).

Diğer yandan da Danıştay’ın, hukuki ve fiili engellerin, özelliklede doğal afet gibi kişilerin iradeleriyle değiştiremeyecekleri veya önleyemeyecekleri mücbir sebep hallerinin, dava açma süresini uzatan veya işlemesini durduran sebepler olarak kabul edilmesi gerektiğine ilişkin görüşlerinin de ağırlık kazandığı düşünülmektedir([25]).

Nitekim Danıştay’ca; “Danıştay’ın, kanunda öngörülmemiş olmasına rağmen, çok ağır maddi ve hukuki engellerin varlığı halinde, dava süresinin uzayacağını veya işlemeyeceğini kabul suretiyle, kanunda öngörülen süreden sonra açılmış davaların esası hakkında kararlar verdiği, kişilerin iradeleriyle değiştiremeyecekleri veya önleyemeyecekleri durumlarda mücbir sebep halinin nazara alınmayarak dava açma süresinin işlediğini kabul etmenin haklı bir nedeni olamayacağını ve doğal afet gibi kişilerin iradeleri ile değiştiremeyecekleri veya önleyemeyecekleri durumlarda mücbir sebep halinin göz önünde bulundurulması ve mücbir sebebin ortadan kalkmasından sonraki makul sürede açılan davaların esasının incelenerek karara bağlanması gerektiği” şeklinde karar verilmiştir([26]).

Özellikle mücbir sebepler dolayısıyla elde edilemeyen bir belgenin, kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olmasının, hukuk sistemimizde yargılamanın yenilenme sebebi olarak kabul ediliyor olması ve kişilerin tamamen iradeleri dışında vuku bulan mücbir sebep hallerinin, kişilerin hak arama hürriyetlerini net bir şekilde kısıtlayabileceği ve bu durumunda genel hukuk prensiplerine aykırı olduğu göz önüne alındığında, mücbir sebep halinin idari dava açma sürelerini durduracağı sonucuna ulaşabiliriz.

XII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN UZLAŞMA MÜESSESESİ VE UZLAŞMA SÜRELERİNE ETKİSİ

213 sayılı VUK’un Ek 1. maddesi uyarınca, “Mükellef tarafından, ikmalen, re’sen veya idarece tarh edilen vergilerle bunlara ilişkin vergi ziyaı cezalarının (344. maddenin üçüncü fıkrası uyarınca vergi ziyaı cezası kesilen tarhiyata ilişkin vergi ve ceza hariç) tahakkuk edecek miktarları konusunda vergi ziyaına sebebiyet verilmesinin kanun hükümlerine yeterince nüfuz edememekten ya da 369. maddede yazılı yanılmadan kaynaklandığının veya bu Kanun’un 116, 117 ve 118. maddelerinde yazılı vergi hataları ile bunun dışında her türlü maddi hata bulunduğunun veya yargı kararları ile idarenin ihtilaf konusu olayda görüş farklılığının olduğunun ileri sürülmesi durumunda, idare bu bölümde yer alan hükümler çerçevesinde mükellefler ile uzlaşabilir. Uzlaşma konusu verginin matrah farkları itibariyle bölünebildiği durumlarda uzlaşma sadece toplam matrah farkının bu bölümüne isabet eden vergi kısmı için de yapılabilir. Uzlaşma talebi vergi ihbarnamesinin tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yapılır. Uzlaşmanın vaki olmaması veya temin edilememesi halinde yeniden uzlaşma talebinde bulunulamaz. Uzlaşmanın vaki olmadığına dair tutanağa idarenin nihai teklifi yazılır. Mükellef dava açma süresinin sonuna kadar teklif edilen vergi ve cezayı kabul ettiğini yazılı olarak bildirirse bu takdirde uzlaşma sağlanmış sayılır. Mükellef, uzlaşma görüşmelerinde, bağlı olduğu meslek odasından bir temsilci ve 3568 sayılı Kanun’a göre kurulan meslek odasından bir meslek mensubu bulundurabilir.”

Yine VUK’un Ek 11. maddesi uyarınca, “Maliye Bakanlığı, vergi incelemesine dayanılarak tarh edilecek vergilerle kesilecek cezalarda (344. maddenin üçüncü fıkrası uyarınca vergi ziyaı cezası kesilecek tarhiyata ilişkin vergi ve ceza hariç) tarhiyat öncesi uzlaşma yapılmasına izin verebilir. Tarhiyattan önce uzlaşmaya varılması halinde tutanakla tespit edilen bu husus hakkında dava açılamaz ve hiçbir mercie şikâyette bulunulamaz. Uzlaşılan vergi miktarı üzerinden, bu Kanun’un 112. maddesine göre gecikme faizi hesaplanır. Tarhiyat öncesi uzlaşmanın temin edilememiş veya uzlaşma müzakeresinde uzlaşmaya varılamamış olması halinde mükellefler veya ceza muhatabı olanlar verginin tarhından ve cezanın kesilmesinden sonra uzlaşma talep edemezler. Tarhiyat öncesi uzlaşmaya ilişkin esas ve usuller Yönetmelikte belirtilir.”

Yukarıda belirtilen Yasa hükümlerine göre, tarhiyat öncesi ve tarhiyat sonrası uzlaşma taleplerinin hangi süreler esas alınarak belirleneceği farklılık göstermektedir. Tarhiyat sonrası uzlaşma taleplerinin, vergi/ceza ihbarnamesinin tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yapılması gerekmekteyken, tarhiyat öncesi uzlaşma taleplerinin vergi incelemesinin tamamlanmasından önce yapılması şarttır. Bu yüzden, mücbir sebep halinin uzlaşma müessesine etkisini, her iki uzlaşma türü bakımından ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

XIII- MÜCBİR SEBEP HALİNİN PİŞMANLIK VE ISLAH HÜKÜMLERİNİN UYGULAMA ESASLARINA ETKİSİ

213 sayılı VUK’un 371. madde hükmü uyarınca:

“Beyana dayanan vergilerde vergi ziyaı cezasını gerektiren (360. maddede yazılı iştirak şeklinde yapılanlar dahil) kanuna aykırı hareketlerini ilgili makamlara kendiliğinden dilekçe ile haber veren mükelleflere aşağıda yazılı kayıt ve şartlarla vergi ziyaı cezası kesilmez:

1- Mükellefin keyfiyeti haber verdiği tarihten önce bir muhbir tarafından herhangi resmi bir makama dilekçe ile veya şifahi beyanı tutanakla tevsik edilmek suretiyle haber verilen husus hakkında ihbarda bulunulmamış olması([27]),

2- Haber verme dilekçesinin yetkili memurlar tarafından mükellef nezdinde herhangi bir vergi incelemesine başlandığı veya olayın takdir komisyonuna intikal ettirildiği günden evvel (kaçakçılık suçu teşkil eden fiillerin işlendiğinin tespitinden önce)verilmiş olması ve resmi kayıtlara geçirilmiş olması;

3- Hiç verilmemiş olan vergi beyannamelerinin mükellefin haber verme dilekçesinin verildiği tarihten başlayarak 15 gün içinde tevdi olunması;

4- Eksik veya yanlış yapılan vergi beyanının mükellefin keyfiyeti haber verme tarihinden başlayarak 15 gün içinde tamamlanması veya düzeltilmesi;

5- Mükellefçe haber verilen ve ödeme süresi geçmiş bulunan vergilerin, ödenmenin geciktiği her ay ve kesri için, 6183 sayılı Kanunun 51. maddesinde belirtilen nispette uygulanacak gecikme zammı oranında bir zamla birlikte haber verme tarihinden başlayarak 15 gün içinde ödenmesi. Yukarıdaki şartların yerine getirilmesi halinde kaçakçılık suçlarını işleyenler hakkında 360. madde hükmü uygulanmaz. Bu madde hükmü Emlak Vergisinde uygulanmaz.”

Vergi ziyaı ise, mükellefin veya sorumlunun vergilendirme ile ilgili ödevlerini zamanında yerine getirmemesi veya eksik yerine getirmesi yüzünden verginin zamanında tahakkuk ettirilmemesini veya eksik tahakkuk ettirilmesini ifade eden ve VUK’un 341. maddesi ile hüküm altına alınmış olan bir düzenlemedir.

Görüldüğü üzere, pişmanlık ve ıslah müessesesi, beyana dayalı olan vergilerde 341. maddede yazılı olan vergi ziyaı cezasının ortadan kalkması yönünde düzenlemeler içermektedir. Pişmanlık ve ıslah müessesesini düzenleyen 371. maddenin 4. Bendinde yar alan 15 günlük sürenin uygulaması esnasında mücbir sebep kavramının ortaya çıkması halinde, mükellef veya sorumlunun mücbir sebepten kaynaklanan süre uzatımı imkanından yararlanıp yararlanamayacağı konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır.

Birinci görüşe göre, VUK’da mücbir sebebin düzenlendiği 13. madde hükümleri sadece vergi ödevlerini dikkate almaktadır Dolayısı ile pişmanlık ve ıslah müessesesi vergi ödevleri ile ilgili bir uygulama olmadığından, pişmanlık ve ıslah hükümlerinin uygulanması esnasında mücbir sebep nedeni ile süre uzatımının imkanı yoktur.

İkinci görüşe göre ise; VUK’un 15. maddesi, mücbir sebep nedeni ile hangi sürelerin uzayıp, hangi sürelerin uzayamayacağına dair bir tahdit öngörmediğinden, mücbir sebebin sadece vergi ödevleri ile sınırlı olduğu sonucuna ulaşılamayacağı, kaldı ki, VUK’un 15. maddesinde 13. maddeye yapılan atıfın mücbir sebebin neler olduğunun tespit edilmesi için olduğu ve pişmanlık ve ıslah uygulamalarında da mücbir sebep nedeni ile sürelerin uzayacağına ilişkindir([28]).

Ayrıca, mücbir sebep hallerinden her hangi birisinin varlığı halinde tüm sürelerin duracağından kuşku duyulmadığı, 371. maddede belirtilen 15 günlük süre içerisinde, aynı maddede belirtilen yükümlülüklerini yerine getiremeyen ve bu durumunun da mücbir sebepten kaynaklandığını belgeleyen kimselerin pişmanlık ve ıslah müessesesinden yararlanacağı ifade edilmektedir([29]).

Zor durum halinde ise durum biraz daha farklıdır. Zor durumun değerlendirilmesi, çalışmanın önceki bölümlerin de belirtildiği üzere vergi idaresinin takdirine bırakılmıştır. Bu anlamda zor durum hali, pişmanlık ve ıslah müessesesinin uygulanması yönünden fazlaca bir önem taşımamaktadır. Zira vergi idaresi tarafından mükellefe verilebilecek süre 15 günü geçemeyecektir. Sonuç olarak mükelleflerde çok zor durumda kalmadıkça, bu yola başvurmamaktadırlar. Danıştay tarafından verilen bir kararda; “beyannamesini pişmanlıkla veren mükellefin, belirlenen 15 günlük süre içerisinde vergileri ödeyememesinin, çok zor durumda olmasından ileri geldiğinin anlaşılması durumunda re’sen takdir yoluyla tarhiyat yapılamayacağı” yönünde karar vermiştir([30]).

Sonuç olarak, mücbir sebep ve zor durum hallerinin, pişmanlık ve ıslah hükümleri uygulaması bakımından da süreleri durduracağı ve bu hallerin ortadan kalması ile birlikte de sürelerin kaldığı yerden işlemeye başlayacağı ifade edilebilir.

XIV- SONUÇ VE ÖZET

Bilindiği gibi, 213 sayılı VUK’da mücbir sebep halinin vergi uygulamalarında sürelerin işlemeyeceğine ilişkin olarak çeşitli hükümler yer almaktadır. Dolayısıyla, 213 sayılı VUK’un 15. maddesine göre, 13. maddede yazılı mücbir sebeplerden herhangi birinin bulunması durumunda, bu sebep ortadan kalkıncaya kadar süreler işlememektedir([31]). Bu durumda tarh zamanaşımı işlemeyen süreler kadar uzamaktadır. Bu hükmün uygulanması için, mücbir sebebin bilinmesi veya ilgililer tarafından kanıtlanması veya belgelendirilmesi zorunludur. Maliyle Bakanlığı, mücbir sebep sayılan haller sebebiyle, bölge, il, ilçe, mahal veya afete maruz kalanlar itibariyle mücbir sebep hali ilan etmeye ve bu sürede vergi ödevlerinden yerine getirilemeyecek olanları tespit etmeye yetkilidir([32]). Bu yetki vergi türleri ve işyerleri itibariyle; beyannamelerin toplulaştırılması, yeni beyanname verme süreleri belirlenmesi ve beyanname verme zorunluluğunun kaldırılması şeklinde de kullanılabilmektedir([33]).

Mücbir sebep süreye uyulmaması sebebiyle uygulanacak herhangi bir cezai yaptırımına da engel olmaktadır([34]). Çünkü, mücbir sebep yükümlünün iradesi dışında meydana gelen ve önlenmesi mümkün olmadığı bir olay olduğundan, yükümlünün ödevlerini zamanında yerine getirememesi durumunda kendisine bir kusur izafe edilememektedir.

[1] Şükrü KIZILOT – Doğan ŞENYÜZ – Metin TAŞ – Recai DÖNMEZ, Vergi Hukuku, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara, Ekim 2006, s. 211.

[2] Dn. 7. D.’nin, 04.12.1985 tarih ve E. 1984/4380, K. 1985/2889 sayılı kararı.

[3] Kazım YILMAZ, Türk Vergi Hukuku, Değiştirilmiş 3. Baskı, Ce-Ka Yayınları, s.97-101.

[4] Yılmaz, ÖBALCI, Vergi Usul Kanunu Yorum ve Açıklamaları, Oluş Yayıncılık, Aralık 2010, s.165.

[5] Dn. 7. D.’nin, 06.04.1976 tarih ve E. 1975/3921, K. 1976/1010 sayılı kararı.

[6] Gürol ÜREL, Güncel Vergi Usul Kanunu Uygulaması, Maliye ve Hukuk Yayınları, Ankara, s.104.

[7] Selahattin TUNCER, “Vergi Hukukunda Mücbir Sebep”, Yaklaşım Dergisi, Ağustos 2001, sayı:104

[8] Mualla ÖNCEL – Ahmet KUMRULU – Nami ÇAĞAN, Vergi Hukuku, Gözden Geçirilmiş Son Değişiklikleri İşlenmiş 13. Bası, Ankara, Turhan Kitapevi, 2005, s. 118.

[9] 213 sayılı VUK md.13

[10] Tutukluluk hali, beyanname verilmemesinin mücbir sebebi sayılır. Dnş. 4. D.nin, 14.10.1983 gün ve E:1982/2323-K:1982/7533 sayılı karar. (Dn. Der., Sayı: 54-55, s.183-184). “Şirket müdürünün tutukluluk halinin şirket açısından mücbir sebep sayılmayacağı hk.” Dn 4. D.’nin, 23.06.2004 tarih ve E. 2004/178, K. 2004/1479 sayılı kararı. (Yaklaşım, Yıl:13, S:147, Mart 2005, s. 308-309).

[11] H. Fevzi KARAGÖZOĞLU, Vergi Usul Kanunu ve Uygulaması, Ünal Matbaası, Ankara 1976, s. 68-80.

[12] Bkz. 01.09.1999 tarih ve 23803 sayılı RG.

[13] Yılmaz ÖZBALCI, Vergi Usul Kanunu Yorum ve Açıklamaları, Oluş Yayıncılık, Nisan 2007, s.168

[14] Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Mehmet ÇAVUŞ, “Vergi Hukukunda Mücbir Sebep ve Etkileri”, Yaklaşım Dergisi, Ocak 2008, Sayı: 54

[15] 114. maddenin 2. fıkrası hükmü ceza zamanaşımı için de geçerlidir.

[16] Bkz. ÖZBALCI, age, s. 991.

[17] Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Selahattin TUNCER, Vergi Hukuku ve Uygulaması, Yaklaşım Yayınları, Mart 2003, s.58

[18] ÖZBALCI, age, s.992.

[19] Salih ÖZEL, “Mücbir Sebep Halinde Vergi Cezaları ve Gecikme Faizi”, Yaklaşım Dergisi, Sayı:127, Temmuz 2003.

[20] Dn. 11. D.nin, 01.10.1997 tarih ve E. 1996/5683, K. 1997/3149 sayılı kararı.

[21] Şükrü KIZILOT – Zuhal KIZILOT, Vergi İhtilafları ve Çözüm Yolları, Gözden Geçirilmiş 10. Baskı, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara, Ağustos 2005, s.378

[22] Mustafa ALPASLAN – Mustafa SAKAL, Vergi Hukuku Uygulaması –I, Makale/İnceleme ve Yorumlar, Grafmat, İzmir Ocak, 2008.

[23] 02, 03, 04.07.1927tarih ve 622, 623, 624 sayılı Resmi Gazetelerde yayımlanmıştır.

[24] Metin TAŞ, “Mücbir Sebepler Dava Açma Süresini Etkiler mi?”, Yaklaşım Dergisi, Mayıs 1997, Sayı: 53

[25] Şükrü KIZILOT – Zuhal KIZILOT; Vergi İhtilafları ve Çözüm Yolları, Gözden Geçirilmiş 10. Baskı, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara, Ağustos 2005, s.399.

[26] Dn. 4. D.’nin, 20.06.1996 tarih ve E. 1995/6183, K. 1996/2698 sayılı Kararı, (Erişim) www.danistay.gov.tr, 25.10.2007.

[27] Dilekçe veya tutanağın resmi kayıtlara geçirilmiş olması şarttır.

[28] A. Haydar YILDIRIM – Olcay KOLOTOĞLU, “Mücbir Sebepler ve Süre Uzaması”, Yaklaşım Dergisi, Ağustos 2001, Sayı: 104

[29] Dn, 4. D.’nin, 22.02.1981 tarih ve E.1982/1748, K.1982/198 sayılı kararı.

[30] Yusuf KARAKOÇ, Genel Vergi Hukuku, 4. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara 2007.

[31] Dn. 5. D.’nin, E. 2007/7383, K. 2008/2435 sayılı karar.

[32] Beyanname Düzenleme Kılavuzu, Maliye Hesap Uzmanları Derneği Yayını, Yıl: 2010, s. 1168.

[33] 213 sayılı VUK md. 15/III

[34] 213 sayılı VUK md.73

Kaynak:Av. NAZLI GAYE ALPASLAN GÜVEN

Mücbir Sebep Halinin Dava Sürelerine Etkisi

Mücbir Sebep Halinin Dava Sürelerine Etkisi

Mücbir Sebep Halinin Dava Sürelerine Etkisi,2577 sayılı Kanunun 7’nci maddenin 1’nci fıkrasında Dava açma süresinin, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde vergi mahkemesinde otuz gün olduğu düzenlenmiştir. Bu sürenin uzunluğu yönünden başka yasalara yapılan gönderme dışında dava açma süresini başlatan, durduran, uzatan veya kesen sebeplere 2577 sayılı yasada yer verilmemiştir.

Dolayısıyla 2577 sayılı Yasada belirlenen kurallarda; hukukumuzda zorlayıcı nedenler olarak bilinen; doğal afet, savaş, gaiplik, ağır hastalık gibi haller, dava açma süresini durduran, uzatan veya kesen durumlar olarak kabul edilmemiştir.

Her ne kadar aynı Yasanın 31’nci maddesinin ikinci fıkrasında, vergi uyuşmazlıklarının çözümünde Vergi Usul Kanununun ilgili hükümlerinin uygulanmasını öngören bir gönderme bulunmaktaysa da dava açma süresi, bu sürenin başlangıcı, durması, uzaması veya kesilmesine ilişkin bir düzenleme içermemektedir.

Vergi Usul Kanunundaki düzenleme sadece vergi ödevlerinin zamanında yerine getirilmesini önleyen ve bu ödevlerle ilgili süreleri durduran hususları kapsamaktadır.

Vergi Sorumluluğu Türleri Hakkında Bilgi

Vergi Sorumluluğu Türleri Hakkında Bilgi

Vergi Sorumluluğu Türleri Hakkında Bilgi

a- Kanuni Temsilcilerin Sorumluluğu

Vergi hukukunda kanuni temsilcilerin sorumluluğu iki ayrı kanunda dözenlenmiştir. İlk düzenleme, Vergi Usul Kanunu’nun “kanuni temsilcilerin ödevi” kenar başlıklı 10’uncu maddesinde; diğer düzenleme ise, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un “kanuni temsilcilerin sorumluluğu” kenar başlıklı mükerrer 35’inci maddesinde yer almaktadır.

aa- Vergi Usul Kanunu’nun 10’uncu Maddesi’ne Göre Kanuni Temsilcilerin   Sorumluluğu

Vergi Usul Kanunu’nun 10’uncu maddesi uyarınca, kanuni temsilci, ancak, kendisine düşen ödevleri yerine getirmemesi nedeniyle, vergi ve vergiye bağlı alacakların mükellef veya vergi sorumlularının varlığından alınamaması halinde, kendi mal varlığından ödemekle sorumlu tutulmaktadır[1].  Bu durumda dahi, kendisi verginin asıl borçlusu olmadığından, asıl borçlu olan mükellefe rücu edebilmektedir.

Vergi Usul Kanunu’nun 10’uncu maddesine göre, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, tüzel kişiliği olmayan kuruluşların mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevler kanuni temsilcileri tarafından yerine getirilir.

Gerçek kişilerin kanuni temsilcileri, küçüklerde veliler, kısıtlılarda vasiler, bazı durumlarda da belirli işleri görmek ve mal varlığını yönetmek için atanan kayyımlardır. Tüzel kişilerin kanuni temsilcileri ise yönetim kurulu başkan ve üyeleri, müdürler vb.dir.

Kanuni temsilcilerin kendilerine düşen ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacaklar, kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınır. Bu durum, Türkiye’de bulunmayan mükelleflerin Türkiye’deki temsilcileri için de geçerlidir.

Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını da kaldırmaz.

ab- Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunu’un Mükerrer 35’inci Maddesi’ne Göre Kanuni Temsilcilerin Sorumluluğu

Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un mükerrer 35’inci maddesi maddesi uyarınca kanuni temsilci, kendisine düşen ödevleri yerine getirsin veya getirmesin, mükellefin  mal varlığından alınamayan kamu alacaklarını kendi mal varlığından ödemekle sorumludur[2]. Kanuni temsilci, burada da, ödediği kamu borcu bakımından asıl kamu borçlusuna rücu etme hakkına sahiptir.

Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunu’un mükerrer 35’inci maddesine göre, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların ve tüzel kişiliği olmayan kuruluşların mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan kamu alacakları, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan kuruluşu idare edenlerin kişisel mal varlıklarından tasil edilir. Bu durum, yabancı kişi veya kurumların Türkiye’deki temsilcileri için de geçerlidir.

Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını kaldırmaz.

Görüldüğü gibi, VUK 10 ile AATUHK mükerrer m. 35 hükümleri arasında farklılık bulunmaktadır. VUK 10’da, kanuni temsilci bakımından kusur sorumluluğu, AATUHK mükerrer 35’de ise, kusursuz sorumluluk halleri kabul edilmiştir. Vergi ve bağlı alacaklar için hangi hükümlerin uygulanacağı konusunda bazı tereddütler ortaya çıkmıştır. Bu konuda, Danıştay’ın görüşü, Vergi Usul Kanunu kapsamındaki kamu alacakları için VUK 10 hükümlerinin, diğer kamu alacakları için ise, AATUHK mükerrer 35 hükümlerinin uygulanması gerektiği yönündedir.

b- Vergi Kesenlerin Sorumluluğu

Vergi sorumluluğunun bir türü de vergi kesenlerin sorumluluğudur. Vergi Usul Kanunu’nun 11’inci maddesi uyarınca, yaptıkları veya yapacakları ödemelerden vergi kesmek zorunda olanlar, verginin tam olarak kesilip ödenmesinden ve bununla ilgili diğer ödevlerin yerine getirilmesinden sorumludurlar. Bu sorumluluk, bunların ödedikleri vergilerden dolayı asıl mükelleflere  rücu etmek haklarını kaldırmaz.

Kanunda ayrıca müteselsil sorumluluğa da yer verilmiştir. Buna göre, mal alım ve satımı ve hizmet ifası dolayısıyla vergi kesintisi yapmak ve vergi dairesine yatırmak zorunda olanların, bu yükümlülükleri yerine getirmemeleri halinde verginin ödenmesinden, alım satıma taraf olanlar, hizmetten yararlananlar ve aralarında doğrudan veya hısımlık nedeniyle ya da sermaye, organizasyon veya yönetimine katılmak veya menfaat sağlamak suretiyle dolaylı olarak ilişkide bulunduğu tespit olunanlar müteselsilen sorumludurlar (VUK, m 11/3). Ancak, mal üreten çiftçiler ile nihai tüketiciler, müteselsil sorumluluğun kapsamı dışında bırakılmışlardır.

c- Mirasçıların Sorumluluğu

Ölüm halinde mükelleflerin ödevleri ortadan kalkmamakta, mirası reddetmemiş kanuni ve mansup (atanmış) mirasçılara geçmektedir. Ancak, her bir mirasçı, ölen mükellefin vergi borçlarından miras payları oranında sorumlu olur (VUK, m. 10). Bununla birlikte, cezaların kişiselliği ilkesi gereği, ölüm halinde vergi cezaları mirasçılara geçmeyerek düşmektedir (VUK, m. 372).

d- Karnesiz Hizmet Erbabı Çalıştıranların Sorumluluğu

Vegi Usul Kanunu’nun 251’inci maddesi uyarınca, kazançları basit usulde tespit edilen ticaret erbabı ile götürü gider usulünü kabul eden gayrimenkul sermaye iradı sahipleri, yanlarında çalışan hizmet erbabının, kanunun tayin ettiği süre içinde vergi karnesi almalarını ve karnelerinde yazılı vergilerini ödemelerini sağlamaya mecburdurlar. Aksi takdirde;

a)Zamanında karne almamış veya vergisini tarh ettirmemiş olan hizmet erbabının vergisi işveren adına tarh edilir, cezası da işveren adına kesilir.

b)Karnesini zamanında almış ve vergisini tarh ettirmiş olan hizmet erbabının zamanında ödenmemiş olan vergisi ve gecikme zammı, yanında çalıştığı tespit edilen işverenden tahsil olunur.

İşverenler, bu şekilde ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebilirler.

e- Tasfiye Memurlarının Sorumluluğu

Bu  vergi sorumluluğu hali, Kurumlar Vergisi Kanunu ile Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Kurumlar Vergisi Kanunu’na tabi kurumlar bakımından Kurumlar Vergisi Kanunu, diğer kurum ve işletmeler bakımından ise Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Esasen, bu konuda her iki kanunda yer alan hükümler büyük ölçüde birbirine paraleldir.

Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 34’üncü maddesi uyarınca, tasfiye memurları, kurumun tahakkuk etmiş vergileri ile tasfiye beyannamelerine göre hesaplanan vergileri ödemeden veya bu vergilerle dava konusu yapılmış tarhiyat için karşılık ayırmadan, İcra ve İflâs Kanunu’nun 206’ncı maddesinin 6’ncı sırasında yazılı alacaklılara ödeme, ortaklara paylaştırma yapamazlar. Aksi takdirde, bu vergilerin asıl ve zamlarından ve vergi cezalarından şahsen ve müteselsilen sorumlu olurlar.

Amme AlacaklarınınTahsil Usulü Hakında Kanun’un 32’nci maddesi uyarınca, tüzel kişiklerin tasfiyesinde, bunların borçlu bulundukları kamu alacaklarını ödeme ödevi ve diğer ödevleri tasfiye memurlarına, tüzel kişiliği olmayan ortaklıklarla yabancı kurumların Türkiye’deki şube, ajans ve temsilciliklerinin tasfiyesinde bunların ödevleri tasfiyeyi yürütenlere geçer. Aynı kanunun 33’üncü maddesine göre ise, tasfiye memurları veya tasfiyeyi yürütenler, tasfiyenin başladığını üç gün içinde ilgili tahsil dairelerine bildirmek mecburiyetindedirler. Tasfiye memurları veya tasfiyeyi yürütenler, kamu idarelerinin her türlü alacaklarını ödemeden veya ödemek üzere ayırmadan önce tasfiye sonucunda elde edileni dağıtamazlar veya bunlar üzerinde herhangi bir şekilde tasarrufta bulunamazlar. Aksi halde, tasfiye memurları veya tasfiyeyi yürütenler, tahakkuk etmiş ve edecek kamu alacaklarından şahsen ve müteselsilen sorumlu olurlar. Ancak, bu sorumluluk yapılan tasarrufların ifade ettiği para miktarını geçemediği gibi, bunların, ödedikleri borçlar için, kamu alacağı ödenmeden kendilerine dağıtım yapılmış olanlara rücu hakları da saklıdır.

f- Katma Değer Vergisinde Vergi Sorumluluğu

Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 9’uncu maddesi uyarınca, katma değer vergisinde vergi sorumluluğu, iki durumda söz konusu olmaktadır. Buna göre;

1-Mükellefin Türkiye içinde ikametgâhının, işyerinin, kanuni merkezinin ve iş merkezinin bulunmaması hallerinde ve gerekli görülen diğer hallerde, Maliye Bakanlığı, vergi alacağının güven altına alınması amacıyla, vergiye tabi işlemlere taraf olanları verginin ödenmesinden sorumlu tutabilir.

 

İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

 

Beyannameleri İmzalayacak Meslek Mensuplarının Sorumlulukları

Meslek mensuplarının vergi beyannamelerinin imzalanması hakkındaki tebliğler ile hangi mükelleflerin ve hangi beyannamelerin imzalatma kapsamına alındığı, beyannamelerini imzalatmayan mükellefler hakkında yapılacak işlemler belirtilmiştir.

Mükelleflerin beyannameleri kendilerine 3568 sayılı Kanunun 2/A-a maddesinde belirtilen hizmetleri bir bütün olarak fiilen veren meslek mensupları tarafından imzalanır.

Meslek mensupları, mükellef tarafından kendilerine ibraz edilen belgelerin, Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliğleri ile genel muhasebe kurallarına uygun ve doğru olarak yasal süresi içinde, kanuni defterlere kaydedilmesinden ve mali tablolara aktarılmasından sorumludurlar.

Meslek mensupları bilerek kullandıkları veya harici araştırmayı gerektirmeden sahte veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı olduğu anlaşılabilen belgelerden de sorumludurlar.

Miktar veya tutar itibariyle işletmenin faaliyet konusu veya iş hacmi ile orantılı olmayan belgeler ile ticari örf ve teamüle uygun olmayan belgeler, meslek mensuplarının sorumluluğu kapsamındadır.

Böyle belgelerin varlığı halinde meslek mensupları bunun doğruluğunun tespitini mükelleften isteyebilir. Mükellefin bir tespitte bulunmaması veya bu konuda meslek mensubunun ikna olmaması halinde yine meslek mensubu tarafından bu durum beyanname verme süresi sonuna kadar ilgili vergi dairesine yazılı olarak bildirilir. Bu bildirim ile birlikte meslek mensubunun söz konusu belgelere ait sorumluluğunu ortadan kaldırır.

Sorumluluğun tespitinde, yukarıda belirtilen sorumluluk ile bağlantılı olarak ortaya çıkan vergi ziyaının varlığı yeterlidir. Örneğin: Sehven dahi olsa yevmiye defterinde yer alan bir toplamı yanlış aktararak veya bir yevmiye işlemini yanlış hesaba kaydederek vergi ziyaına sebebiyet veren meslek mensubu, ziya uğratılan bu vergi, ceza ve gecikme faizlerinden mükellef ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulur.

Meslek mensupları, beyannamelerini imzaladıkları mükelleflerce ibraz edilen belgelerde yer alan bilgilerin kanuni defterlere ve defterlerdeki bilgilerin mali tablolara uygunluğunun yanı sıra beyannamelere eklenen temel mali tablolarda yer alan ve Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliğlerine göre belirlenen Dönem Kâr/Zararının doğruluğundan da sorumludurlar.

 

İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

 

Anonim Şirkette Kim Kanuni Temsilci Olarak Tanımlanabilir ?

Anonim şirket vergi borcunun öden­mesi yürütme ve yönetimle ilgili bir hizmettir. Yürütme görevlileri arasın­da meselâ muhasebe müdürünün,  ge­nel müdürün şirketin vergi borcunu ödetmek görevide vardır. Yönetim kurulu ise anonim şirketin yönetimin­den, denetim kurulu denetiminden so­rumludur.

Vergi borcunu ödemek görevi”temsil” ile değil, “idare” ile ilgi­lidir. Anonim şirketin iç yapısına göre vergi borcunu ödemekle görevli olan kişi veya kişiler kanunî temsilci ola­rak sorumlu tutulabilirler.

Bu konuda iç yapıyla ilgili bir düzen­leme yok ise vergi borcunun ödenme­mesinden muhasebe müdürü, genel müdür, yönetim kurulu üyeleri sorum­lu tutulabilecektir.

İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.

 

Yangın , Deprem ve Su Basması Gibi Afetler Dolayısıyla Mükelleflerin Olabilecek Kayıpları ve Yapılacak İşlemler

Yangın, deprem, yer kayması ve su basması gibi afetler  dolayısıyla mükelleflerin bir çok açıdan kayba uğramaları mümkündür.

Söz konusu afetler, vergi uygulamaları açısından, emtiada ve amortismana tabi iktisadi kıymetlerde kısmen veya tamamen değer kaybına neden olabilir.

Bu gibi hallerde, mükelleflerce ve vergi idaresince yapılması gereken işlemler aşağıda kısaca belirtilmiştir.

A- GELİR VE KURUMLAR VERGİLERİ AÇISINDAN YAPILACAK İŞLEMLER

1- Emtiada Değer Kaybı

Vergi kanunlarında tabii afete maruz kalan emtiaya ait bedellerin  zarar olarak dikkate alınacağı hususunda bir hüküm bulunmaması nedeniyle,

bunların kayıtlara doğrudan zarar yada gider olarak intikal ettirilmeleri mümkün değildir.

Ancak, 213 sayılı  Vergi  Usul  Kanunu’nun  278. maddesinde;

“Yangın, deprem ve su basması gibi afetler yüzünden veyahut bozulmak, çürümek, kırılmak, çatlamak, paslanmak gibi haller neticesinde iktisadi kıymetlerinde önemli bir azalış vaki olan emtia ile maliyetlerin hesaplanması mutad olmayan hurdalar ve döküntüler, üstüpü, deşe ve ıskartalar emsal bedeli ile değerlenir.”  denilmiş ve

emsal bedel ise, aynı Kanun’un 267. maddesinin birinci fıkrasında;

“Emsal bedeli,  gerçek bedeli belli olmayan veya bilinmeyen veyahut doğru olarak tespit edilemeyen bir malın, değerleme gününde satılması halinde emsaline nazaran haiz olacağı değerdir.” şeklinde tanımlanmıştır.

Ayrıca mezkur madde hükmünde, emsal bedelinin tayininde uyulacak esaslar belirtilmiştir.

Öte yandan, yukarıda sözü edilen Kanun’un 330. maddesinin birinci fıkrasında,

“Emtia ve zirai mahsul ve hayvan kıymetlerinde vukua  gelen  zayiat dolayısıyla  alınan sigorta tazminatları bunların değerlerinden fazla olursa bu fazlalık kâra alınır.” denilmiş ve

aynı maddenin ikinci fıkrasında da, “İşletme hesabı esasında tutulan defterlerde bu tazminat hasılat kaydedilir.” hükmüne yer verilmiştir.

Açıkladıgımız hükümlere göre; yangın, deprem ve su basması gibi tabii afetler dolayısıyla değeri düşen emtianın, yukarıda sözü edilen Kanun’un 267. maddesindeki emsal bedeli esaslarından (üçüncü sıra) takdir esasına göre değerlenmesi gerekir.

Konu ile ilgili takdir görevinin,  görevli bulunan Takdir Komisyonu tarafından yerine getirileceği açıktır.

Fakat bunun için, afetten hemen sonra, değer kaybeden emtianın cinsi, miktarı ve maliyet bedelini gösteren listelerin bir dilekçeye eklenerek ilgili vergi dairesine müracaat edilmesi lazımdır.

Afetten zarar gören emtia için Takdir Komisyonunca değer takdir edilmesinden sonra; afet dolayısıyla değer kaybeden emtianın bedeli,

esasen satın alınma aşamasında  gider yazıldığı için, mezkur emtia envanter sırasında tekrar değerlemeye tabi tutulmamak suretiyle, zararın kendiliğinden teşekkül etmesi söz konusu olacaktır.

Emtiada meydana gelen zayiat dolayısıyla

sigortadan tazminat alınan durumlarda, tazminat emsal bedel ile değerleme aşamasında alınmış ise, alınan tazminat emtianın maliyet bedeli ile karşılaştırılmalı ve tazminat fazlası, kâr olarak dikkate alınmalıdır. Emtia değerinden düşük tazminat alınan durumlarda, aradaki farkın zarar olarak değerlendirileceği tabiidir.

Tazminatın zayi olan emtianın değerleme aşamasından sonra alındığı hallerde ise, alınan tazminatın tamamı alındığı yıl kâra aktarılmalıdır.

Ayrıca değeri düşen emtia için Takdir Komisyonunca takdir edilen değer (emsal bedel) kayıtlarda satışa, imale, stoka veya başka bir işleme konu olabilmek üzere değişik biçimlerde gösterilebilir.

Bunun dışında, değer kaybeden emtia açısından Takdir Komisyonunca emsal bedel takdir edilebilmesi için

ortada 278. madde hükmü kapsamına giren biçimde bir olayın olması ve bu durumun mahallinde Takdir Komisyonunca gözlenebilmesi gerekir.

Şayet açıklanan şekilde değer tespiti mümkün değil ise, 278. madde hükmünün uygulanması da söz konusu olamaz.

Başka bir anlatımla mezkur hükümden yararlanılabilmesi için, ortada gerçekten bir olayın bulunması ve ayrıca bu olay  nedeniyle cinsi, miktarı ve maliyet bedeli belli işletmede mevcut emtianın değer kaybına (düşüklüğüne) uğraması şarttır.

Bu arada, olayın gerçek olması kaydıyla, Takdir Komisyonunca değer kaybeden emtia için sıfır (0) değer takdirinde bulunulması mümkündür.

2- Amortismana Tabi İktisadi Kıymetlerde Değer Kaybı

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 317. maddesi hükmü uyarınca, tabii afet yüzünden değer kaybına uğrayan amortismana tabi iktisadi kıymetlere, fevkalade ekonomik ve teknik amortisman uygulanması ve suretle değerlerinin yok edilmesi imkan dahilindedir.

Söz konusu madde hükmüyle yangın, deprem ve su baskını gibi tabii afetler; yeni bir icadın teknik alanda kullanılmaya başlaması gibi teknik sebepler; hızlı ve zorlu çalışma gibi ekonomik sebepler yüzünden, değerini kısmen veya tamamen kaybeden, kısmen veya tamamen  kullanılmaz bir hale gelen ve fazla aşınma ve yıpranmaya maruz kalan taşınır ve taşınmaz değerlerle hakların, amortisman süresinin kısaltılmasına imkan tanınmıştır.

Bu itibarla; ilgili bakanlıkların da görüşü alınarak Maliye Bakanlığınca işin mahiyetine göre ayrı ayrı fevkalade ekonomik ve teknik amortisman oranlarının tayin edilebilmesi için,

ilgili iktisadi kıymetin veya kıymetlerin işletmenin bünyesinde faaliyet halinde bulunması ve

mükelleflerce, sadece maddede belirtilen nedenlerden dolayı başvuruda bulunulması ve ayrıca, durumun malum olması yada belgelendirilmesi lazımdır.

Ancak, Vergi Usul Kanunu’nun 329. maddesinin birinci fıkrasında; yangın, deprem, sel, su basması gibi afetler yüzünden ziyaa uğrayan amortismana tabi iktisadi kıymet dolayısıyla sigortadan tazminat alınan durumlarda alınan sigorta tazminatının bunların değerleriyle (Amortismanlı olanlarda ayrılmış olan amortismanlar düşüldükten sonra kalan değerle)

karşılaştırılacağı, arada bir fark çıktığı takdirde mezkur farkın sonuç hesaplarına intikal ettirileceği hükme bağlanmıştır.

Söz konusu hükme göre, sigortadan alınan tazminatla uğranılan zararın tamamen giderilmesi halinde,

ortada fevkalade ekonomik ve teknik amortisman uygulanmasını gerektiren bir durumun kalmayacağı veya sigorta tarafından karşılanamayan kısımla sınırlı olarak uygulama yapılabileceği tabiidir.

Buna karşılık, fevkalade ekonomik ve teknik amortisman uygulaması sırasında ve uygulanmasından sonra sigortadan tazminat alınan hallerde,

alınan tazminatların tahakkuk ettikleri yıllarda kayıtlara doğrudan kâr olarak intikal ettirilmesi gerekir.

Öte yandan, fevkalade ekonomik ve teknik amortisman nispeti belirlenmesiyle ilişkin başvuruların, zamanında yapılması gerekir.

Aksi halde; geriye yönelik işlem yapılması, örneğin fevkalade ekonomik ve teknik amortismana tabi tutulmak istenilen kıymetin satıldığı,

başka bir şekilde elden çıkarıldığı veya tamir ettirilerek kullanılmaya başlanıldığı durumlarda işlem tesisi güçleşir.

Bunun için olay dolayısıyla ilgili vergi dairesi aracılığı ile Takdir Komisyonuna zarar takdiri, hurda takdiri yaptırılmalıdır.

Konu ile ilgili tutanak, rapor, fotoğraf ve kararlar da muhafaza edilmeli ve başvuruyla birlikte ilgili makamlara intikal ettirilmelidir.

Bu cümleden olarak afete maruz kalan iktisadi kıymetlerin; cinsi, adedi, aktife giriş tarihleri ve değerleri,

birikmiş amortisman tutarları, birikmiş amortismanlar düşüldükten sonra kalan değerleri, olayın vuku bulduğu takvim yılına devreden bakiye değerleri, sigortadan tazminat alınmışsa alınan sigorta tazminat tutarları başvurularda belirtilmeli ve

ayrıca, şayet varsa ilgili makamlardan alınan durum belgesi (rapor vs.) ile aynı kıymetlerin resmi bir makam veya Takdir Komisyonunca belirlenmiş hurda değerlerine ilişkin karar, başvuru dilekçesine eklenmelidir.

Yine, fevkalade ekonomik ve teknik amortisman yoluyla itfa edilebilecek bedel, iktisadi kıymetlerin tabii afetin meydana geldiği tarihteki rayiç bedelleri (piyasa değerleri) değil, bunların yeniden değerlemeye tabi tutulmuş veya tutulmamış değerlerinden birikmiş amortismanlarının düşülmesi suretiyle bulunan değerdir.

Bu nedenle, başvuru sonucunda; iktisadi kıymetlerden fevkalade ekonomik ve teknik amortismana tabi tutulması uygun görülenlerin maliyet yada yeniden değerlemeye tabi tutulmuş değerinden,

birikmiş amortisman tutarlarının düşülmesi suretiyle bulunan değerin bir defada yok edilmesi benimsenebileceği gibi,

daha farklı şekilde (örneğin kısmi fevkalade amortisman, daha fazla yıllara yayılan şekilde fevkalade amortisman öngören) bir uygulama yapılması kabul edilebilir.

Bunun dışında, tabii afet yüzünde değer kaybeden ve bakiye değerleri fevkalade ekonomik ve teknik amortisman yoluyla yok edilen  kıymetlerin hurdalarından faydalanılması söz konusu olabilir.

Bu durumda, önceden değer takdiri yapılmamışsa, takdir olunacak hurda değerlerinin ilgili yılda hasılat yazılması gerekir.

Ayrıca, hurda haline gelen bir iktisadi kıymet için zamanında müracaatta bulunulmaması veya tamir işleminden sonra müracaatta bulunulması nedeniyle,

Takdir Komisyonunca ortada takdir edilecek bir şeyin olmadığının tespit edildiği durumlarda, VUK’un 317. maddesi hükmünden yararlanılması mümkün değildir.

Fevkalade ekonomik ve teknik amortisman ayrılabilmesine ilişkin talebin reddi halinde, olaya konu iktisadi kıymetlerin itfa olunmamış bedellerinin seçilen amortisman yöntemiyle itfasına devam olunabileceği tabiidir.

 

B- KATMA DEĞER VERGİSİ YÖNÜNDEN YAPILACAK İŞLEMLER

3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 30. maddesinin birinci fıkrasında “Aşağıdaki vergiler mükellefin vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden indirilemez. ”  hükmüne yer verilmiş,

aynı fıkranın (c) bendinde de, deprem veya sel felaketi nedeniyle zayi olanlar hariç olmak üzere zayi olan malların alış vesikalarında gösterilen katma değer vergisi, indirilemeyecek vergiler arasında sayılmıştır.

Zayi olan mala ilişkin katma değer vergisinin indiriminin kabul edilmemesinin sebebi, Katma Değer Vergisi Kanunu’nda verginin katma değer üzerinden alınacağının ana prensip olarak benimsenmiş olmasından kaynaklanır. Kanunda, esas itibariyle indirim müessesesi geçerlidir.

İçeriğin geri kalanını görmek için GİRİŞ yapmanız veya ÜYE olmanız gerekmektedir.