fbpx

    VERGİ MÜKELLEFİ SAVUNUCULARI DERNEĞİ

    About Me

    Soru ve sorunlarınız için derneğimize üye olabilirsiniz. Detaylı Bilgi İçin: 0850 304 95 42 veya 0216 606 08 10

    Yazılar

    Matrah Artırımında Sahte Belge Çıkması Halinde Vergi İncelemesi Sürebilir Mi?

    En son yürürlüğe giren 7143 sayılı Matrah Artırımı hakkında Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Yasanın 5. Maddesi hükmü, matrah ve vergi artırımı hükümlerini içermektedir.

     Yasa hükmü gereği gelir ve kurunlar vergisi mükellefleri , Gelir-Kurumlar Stopaj vergisi mükellefleri ve KDV mükellefleri tarafından matrah artırımları 2013 ila 2017 yıllarını kapsamaktadır. Yasa’ya göre bazı mükellefler matrah artırımından faydalanarak ödemelerini yapmış olup, buna göre matrah artırımından faydalanmışlardır. Ancak, bazı mükellefler ise çeşitli sebeplerle matrah artırımından hiçbir şekilde faydalandırılmamışlardır. Örneğin; sahte fatura düzenleme veya kullanma yönünde  haklarında vergi tekniği raporu düzenlenmiş mükellefler bu olanaktan faydalandırılmamışlardır. Yine bir kısım mükellefler de matrah artırımından kesinlikle faydalanmayacak olan mükellefler olarak Yasa hükmünde yerini almıştır.

    Yine bir kısım mükellefler ise; vergi incelemesi sonucunda düzenlenecek raporlara göre 30 gün içinde 7143 sayılı Yasa’nın 5. Maddesinde düzenlenen matrah artırımından faydalanabileceklerdir.

    Yargıya intikal eden bir konu hakkında vergi mahkemesi tarafından 15.03.2019 tarihinde oy birliği ile karara bağlanan olayın hüküm fıkrası aşağıda olduğu gibidir;

    “Davacının matrah artırımına dair 05.06.2018 tarihinde talepte bulunduğu ve 06.06.2018 tarihinde davacı hakkında sahte belge düzenleme şüphesi ile vergi incelemesine başlandığı hususları dikkate alındığında; davacı hakkında 7143 Sayılı Kanunun 5/9. Maddesindeki fiili işlediğine dair matrah artırımından önce başlamış bir vergi incelemesi bulunmadığından, 2016  ve 2017 yıllarına ilişkin olarak 7143 sayılı Kanun kapsamında gelir vergisi ve katma değer vergisi artırımlarına ilişkin tahakkukların terkin edilmesinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle; davanın kabulüne, dava konusu 7143 sayılı Yasa kapsamında 2016 ve 2017 yılları için gelir vergisi ve katma değer vergisi artırımlarına ilişkin  tahakkukların terkin edilmesi işleminin iptaline, ……”

    Yukarıda yer verilen Yargı kararı gereğince mükellefin yapmış olduğu matrah artırımı idare tarafından sonradan iptal edilmiş olmakla beraber vergi mahkemesi tarafından idarece yapılan işlemler hukuka uyarlı bulunmadığı için iptal edilmiştir. Dolayısıyla, mükellefin yapmış olduğu matrah artırımı yargı kararına göre kabul edilerek, 30 gün içinde yeniden tahakkuk verilerek emanete alınan ödemeleri tekrar mükellefin matrah artırımı borcuna mahsup edilecektir. Böylece, idarelerce yapılan keyfi işlemler bir kez daha Yargı tarafından eleştiri konusu yapılarak hukuksuz idari işlemler Yargı duvarından geri dönmüştür. Geçtiğimiz yıllarda benzeri bazı hatalı işlemler de 6736 sayılı Kanunun kapsamında yapılan matrah artırımları idare tarafından iptal edilmiş idi. Buna göre, bir kısım vergi mükellefleri haklarını aramak için Yargıya başvurmuşlar idi. Yargı tarafından gene idarenin hatalı işlemleri iptal edilerek, mükellef lehinde kararlar verilmiştir.

    Dr. Mustafa Alpaslan

    2018’de Vergi Mahkemelerinde Dava Türüne Göre Açılan Dava Sayıları

    2018 yılında Vergi Mahkemelerinde ağırlıklı olarak Amme Alacaklarının Tahsili ( %19,1 ) , Katma Değer Vergisi ( 15,8 ) , Düzeltme İşlemlerinin Reddinden Doğan İşler ( 13,7 ) , Vergi Cezaları ( 9,0 )  ve Kod Listesi (% 4,3) dava türleri başı çekmektedir.

    Toplamda ise dava sayısı  98.456 ‘dir. Bunların Davacı olarak toplamda gerçek kişi sayısı ise 59 125 , tüzel kişi olarak 42 506 , davalı tüzel kişi sayısı olarakta 99 097 dir .

     

    Vergi Hukukunda Temsilcinin Uzlaşma Yoluna Gitme Yetkisi Nedir?

    Vergi Hukukunda Temsilcinin Uzlaşma Yoluna Gitme Yetkisi nedir?

    Uzlaşma, Vergi Usul Kanununun Ek 1-12. maddeleri arasında düzenlenmiş olan, resen, ikmâlen veya idarece tarh edilen vergiler ile bunların cezalarına ilişkin vergi uyuşmazlıklarının vergi idaresi ve mükellefler arasında pazarlık yoluyla giderilmesi için öngörülmüş bir idari çözüm yoludur. Uzlaşma yoluyla vergi uyuşmazlığının giderilmesi halinde yargı yolu kapanır.

    Vergi Usul Kanununun Ek 4. maddesi mükellef ya da cezaya muhatap olan kişilerin bizzat ya da resmî temsil belgesine sahip temsilcileri aracılığı ile uzlaşma başvurusunda bulunabileceklerini belirtmektedir. Maddenin ifadesi “… resmî vekâletini haiz vekili…” şeklindedir. Bu ifadeyi geniş yorumlayıp, “her tür resmî işlem ile verilebilen bir temsil belgesine sahip temsilci” şeklinde anlamak yasanın amacına daha uygun düşmektedir.

    Yasa hükmünde resmî temsil belgesinin içeriği hakkında bir düzenleme yer almamaktadır. Maliye Bakanlığı, temsilcinin vekâletnamesinde uzlaşmaya yetkili olduğuna dair bir şerhin yer alması gerektiği görüşündedir[10]. Uzlaşma halinde yargı yolunun kapanacağı gibi çok önemli bir sonucun doğacağı düşünüldüğünde Bakanlığın bu yaklaşımını makul bulmak gerekir.

    Vergi Hukukunda Temsilcinin Tebligat Kabul Etme Yetkisi Nedir?

    Vergilendirmede tebliğ, başta tarh işlemi olmak üzere vergi idaresi tarafından gerçekleştirilen kimi işlemlerin mükellefe bildirilmesini ifade eder. Türk hukukunda tebligat konusunu düzenleyen genel yasa Tebligat Kanunu olmakla birlikte, Vergi Usul Kanunu, vergilendirme sürecine ilişkin olarak tebligat işlemleri ile ilgili özel düzenlemeler getirmiştir.

    Vergi Usul Kanununun 94. maddesine göre tebligat mükellefe, kanuni temsilciye, iradi temsilciye, cezaya muhatap olanlara, tüzel kişilerin yasal temsilcilerine, tüzel kişiliği olmayan kuruluşların idareci veya iradi temsilcilerine, kamu idare ve kuruluşlarında en yüksek amire, bunların yardımcılarına ya da yetkili kılınan memura yapılabilmektedir.

    Danıştay, temsilciye tebligat yapılabilmesi için ya temsil belgesinde vergiye ilişkin konularda tebligat kabul etmeye yetkili olduğunun açıkça belirtilmesini ya da genel olarak temsilcinin mali konularda her türlü işlemleri takibe yetkili bulunduğunun temsil belgesinde belirtilmesini aramaktadır.

    Vergi idaresinin tebliğde bulunacağı temsilcinin avukat sıfatını haiz olması gerekmez. İdare, yukarıdaki koşullara uygun yetki sahibi olan her temsilciye tebliğde bulunabilir.

    Tebliğ ile ilgili bir sorun 94. maddesinin 1. fıkrasındaki “umumi vekil” ifadesinden doğabilir. Lâfzi yorum yapmak suretiyle, temsil yetkisinin vekâlet akti ile değil de örneğin bir iş akti ile verilmiş olması gibi bir durumda temsilciye tebliğde bulunulamayacağını söylemek mümkün müdür? Kanımca, Vergi Usul Kanununun 94. maddesindeki “umumi vekil” ifadesini, aynı maddenin 2. fıkrasındaki “temsilci” ifadesiyle paralel bir şekilde yorumlamak, yasa koyucunun amacına daha uygun düşmektedir.

    Kanuni, İradi, Doğrudan, Dolaylı Temsil Nedir?

    TEMSİL KAVRAMI nedir?

    Temsil, bir hukuki işlemin ya da sözleşmenin, temsil olunan bir kimse adına ve hesabına, başka bir kimse, tarafından yapılmasıdır.

    Ticari hayatın getirdiği bazı hukuki ve ekonomik zorunluluklar, kişilerin temsil kurumuyla bir takım yükümlülükleri yerine getirmesi gereğini ortaya koymuştur. Bununla birlikte, şirketler, dernekler, vakıflar gibi tüzel kişilerin adına ve hesabına işlem yapmak da, ancak onları temsil eden gerçek kişiler vasıtasıyla mümkün olabilmektedir.

     

    Temsil yetkisine ilişkin genel düzenleme hangi kanunda düzenlenmiştir?

    Temsil yetkisine ilişkin genel düzenleme Borçlar Kanununun 32 ile 39. maddeleri arasında yer almaktadır. Ayrıca, diğer pek çok kanunda da temsil yetkisini, bu kanunların ilgili oldukları konular yönünden irdeleyen hükümler bulunmaktadır.

     

    Temsil yetkisi kaça ayrılır?

    Temsil yetkisi “iradi temsil”, “kanuni temsil”, “doğrudan temsil” ve “dolaylı temsil” gibi ayrımlar altında incelenebilir.

     

    Kanuni temsil nedir?

    Kanuni temsil yetkisinde ise temsil edilen kişinin iradesine bakılmamakta; yetki ya kanun gereği  kendiliğinden, ya bir mahkeme kararı ile ya da bir hukuki işlemin kanuni sonucu olarak doğmaktadır.

     

    İradi temsil nedir?

    İradi temsil, kaynağını bir hukuki işlemden alan temsil yetkisidir.

     

    Doğrudan temsil nedir?

    Doğrudan temsilde, temsilci, temsil olunan kişinin adına ve hesabına hukuki işlem yapmakta; temsilcinin gerçekleştirdiği hukuki işlemin sonuçları doğrudan temsil olunan kişi üzerinde doğmaktadır.

     

    Dolaylı temsil nedir?

    Dolaylı temsilde ise, temsilci kendi adına ve fakat temsil olunan hesabına işlem yapmaktadır. Bu şekilde gerçekleştirilmiş bir işlemin hukuki sonuçları temsilci üzerinde doğmakta ve bunların sonradan temsilciden temsil olunana devredilmesi gerekmektedir.

     

    Temsil yetkisi nedir?

    İradi temsilde temsilci, bu yetkisini kullanıp kullanmamakta, yani üçüncü kişilerle temsil edilen adına bir işlem yapıp yapmamakta serbesttir. Vekaletin kullanılıp kullanılmaması ihtiyaridir.

    Bu serbestlik, temsil yetkisinin tek taraflı bir işlem ile verilmesi halinde daha belirgin olarak görülür; zira bu durumda temsilcinin yetkisini kullanıp kullanmaması herhangi bir hukuki sorumluluğunu doğurmaz.

    Temsil yetkisinin iki taraflı bir işlem ile (sözleşme) verilmesi halinde ise, temsil yetkisinin kullanılmaması durumunda temsilcinin iç ilişkide sözleşme hükümlerine göre sorumlu tutulabilmesi söz konusu olabilir.

    Temsilci ise, hak ve görev bakımından birinin veya bir topluluğun adına hareket eden kimsedir

    Temsil yetkisi ise, kendisini bir hukuki işlemin yapılmasında temsil ettirmek isteyen şahsın, temsilci olacak şahsa verdiği yetkidir. Bu yetkiye dayalı olarak temsilci tarafından verilen yetki çerçevesinde yapılan işlemler hukuken geçerlidir. Temsil ilişkisinde temsilci, temsil olunanı üçüncü şahıslara karşı temsil eder ve aksi kararlaştırılmadıkça, yetkili temsilci tarafından yapılan işlemlerden doğan alacak ve borçlar temsil olunana ait olur.

     

    Temsil ilişkisinde kaç kişiyi ilgilendirmektedir?

    Temsil ilişkisinde her zaman üç kişi söz konusudur. Bunlardan ilki temsil olunan şahıstır. Temsil olunan şahıs adına ve hesabına işlem yapan kimseye ise temsilci ya da mümessil denir. Tabi ki ilişkinin üçüncü ayağı da kendisi ile işlem yapılan “ üçüncü şahıs”tır.

    Temsile ilişkin hükümler, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 40-48. Maddeleri arasında düzenlenmiştir.

    Kanuni Temsil Müessesesinin Önemi Nedir?

    Vergi hukukunda kanuni temsilciye yer verilmesinin üç önemli nedeni bulunmaktadır:

     

    1. Vergi ödevini yerine getiremeyecek durumda olan yani fiil ehliyetine sahip olmayan kişilerin de vergi mükellefi veya sorumlusu olmaları halinde bu kişilerden vergilerin zamanında ve tam olarak tahsil edilebilmesi için vergilendirmeye ilişkin görevlerini yerine getirecek kişilere verilmesi için kanuni temsilcilere ihtiyaç duyulmaktadır.

     

    1. Tüzel kişilerin vergi mükellefi veya sorumlusu olmaları halinde, bunların vergilendirmeye ilişkin kanuni ödevlerin yerine getirilmesi için kanuni temsilcilere ihtiyaç vardır.

     

    1. Tüzel kişiliği olmayıp ancak vergi mükellefi veya sorumlusu olabilen bazı ortaklık veya mal topluluklarının vergilendirmeye ilişkin kanuni ödevlerin yerine getirilebilmesi için kanuni temsilcilere ihtiyaç duyulmaktadır

     

    Kanun hükümlerinde açıkça görüldüğü gibi, kanuni temsilciler gerçek borçlu olmamasına rağmen borçla ilgili olarak şahsi mal varlıklarıyla sorumlu tutulmuştur. Kanuni temsilci, aynı zamanda vergi alacaklarının güvence altına alınması bakımından da önem arz etmektedir.

     

    Kanuni temsil, kanunlarda yer alan özel hükümler uyarınca temsilin vücut bulmasıdır. Buna göre temsil yetkisi ancak ilgili kanunlarda yer alan hükümler gereğince doğar, kullanılır ve sona erer.

     

     

     

     

    Vergi Hukukunda Kanuni Temsil Nedir?

    Vergilendirme ilişkisinde, mükellefler, vergiye ilişkin yükümlülüklerini, ehliyetlerinin kısıtlanmış olması ya da fiili imkansızlıklar nedeniyle kendileri yerine getiremeyebilir.

    Bu durumda, mükellefiyete ilişkin görevler, temsilciler aracılığıyla yapılmaktadır. Vergi Usul Kanunu(VUK) incelendiğinde, kanuni temsil ve kanuni temsilci kavramlarına yer verildiği ancak iradi temsil kurumuna açıkça yer verilmediği görülmektedir.

    Vergi kanunlarında açık bir biçimde düzenleme yapılmış olmaması; kanun koyucunun mükellef ve sorumluların vergi ödevlerini bizzat yerine getirmelerini gerekli görmesi ya da, Borçlar Hukukunda düzenlenmiş bulunan temsil müessesine ayrıca vergi hukukunda yer verilmesine gerek görülmediği şeklinde yorumlanabilir.

    Vergi Usul Kanunu (VUK)’ nun 10. maddesinde, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevler kanuni temsilcileri, tüzel kişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri tarafından yerine getirilir, denilmektedir.

    Kanuni temsilciler, tüzel kişilerde müessesenin müdürü, idare meclisleri ve gerçek kişilerde veli, vasi ve kayyımdır.

     

    Avukatın Tekel Hakkının İstisnaları Nelerdir?

    1.Baro levhasına kayıt olma zorunluluğu bulunmayan avukatlar: Kamu avukatları

    1984 yılında Avukatlık Kanunu’na eklenen Ek Madde 1 ile kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüslerinde asli ve sürekli avukatlık görevinde çalışanların baro levhasına yazılmaları gerekmemektedir. Bu madde, tekel hakkının istisnalarından biridir.

    Kamu kurum ve kuruluşları ile iktisadi teşebbüslerinde asli ve sürekli olarak avukatlık görevinde çalışanların baro levhasına yazılmaları isteklerine bağlı tutulmuştur. Bu durumda anılan kurum ve kuruluşlarda çalışan avukatlık mesleğine kabul ve ruhsatname alma koşullarını taşıyan avukatlar baroya kaydolmadıkları halde baroya kayıtlı avukatların yetkileriyle haklarına sahip olmaktadırlar.

    Ancak Avukatlık Kanunu m.12 uyarınca, bu statüde bir kadroya bağlı olarak aylık veya ücreti devlet, il veya belediye bütçelerinden yahut devlet, il veya belediyelerin yönetimi ve denetimi altındaki daire ve müessese yahut şirketlerden verilen müşavir ve avukatlar_ yalnız bu daire, müessese ve şirketlere ait işlerde avukatlık yapabilirler.

    `”Değişiklik Yasasının TBMM’de görüşülmesi sırasında tutanaklara geçen ifadeye göre, yapı kooperatitlerinde avukat bulundurma zorunluluğunun gerekçesi, yapı kooperatiflerindeki usulsüzlükler ve yolsuzluklar ve aynı zamanda işi bilincine, sözleşmeleri düzgün yapmama yüzünden üyeleri zarara tığratmalandır. (TBMM Tutanak Müdürlüğü, Adalet Komisyonu 09.03.2000)

    Anonim şirket ve yapı kooperatiflerinin, bu yasal zorunluluğa uymayıp, bir avukatla sözleşme yapmaması durumlarında ilgililerce mahallin en büyük mülki idari amirliğine bildirilmesi üzerine ve idari amirin şikayet edilen kuruluşlar hakkında soruşturma başlatması gerekmektedir.

    Yapılacak soruşturmaya göre, anonim şirket veya kooperatifin sözleşmeli olarak avukat tayin etmedikleri her ay için para cezası verilmesi gerekmektedir. Ceza sanayi sektöründe çalışan on altı yaşından büyük işçiler için ihlal tarihinde yürürlükte bulunan asgari ücretin bir aylık brüt tutarı olarak hesaplanmıştır.

    2.Dava vekilleri: Tekel hakkının bir diğer istisnası ise dava vekilliğidir. Hukuk fakültesi mezunu olmayan, ancak 5 yıl süreyle adli görevlerde veya ruhsatnameli olarak aynı süreyle dava vekilliğinde bulunanlar dava vekaleti alma hakkına sahip kılınmışlardı. Ancak dava vekilliği 1939 tarihinde 3499 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra kaldırılmıştır. Bu tarihten sonra dava vekaleti ruhsatnamesi verilmemiştir.

    3.Dava takipçileri : Dava takipçileri, en az üç avukat ve dava vekili olmayan yerlerde, bazı dava ve işleri vekaleten takip etme yetkisine sahip kişilere verilen addır.

    Dava takipçileri olarak adlandırılan en az üç avukat ve dava vekili olmayan yerlerde bazı dava ve işleri vekâleten takip etme yetkisine sahip kişiler de, avukatlara tanınan tekel hakkının istisnalarındandır. Dava takipçilerinin görev yapabilmesi için çalışmak istedikleri yerde en az üç avukat veya dava vekilinin olmaması ve o yerin bağlı bulunduğu baroca tutulan listeye yazılmaları gerekir.

    Cumhuriyet Savcılıkları ve icra memurlukları nezdinde başkatiplik, zabıt katipliği, zabıt katibi yardımcılığı veya icra memurluğu veya yardımcılığı görevlerinden birini en az on yıl süre ile yapmış olan kimselere, hukuk lisans eğitimi, staj dışındaki koşulları taşımaları ve avukatlık mesleğine kabul için Avukatlık Kanunu m. 5 uyarınca sayılan engelleri bulunmayanların dava takipçiliği adı altında avukatlara tanınan yetkilerden bir kısmını kullanabilecekleri öngörülmektedir. Baro tarafından tutulan listeye adını yazdırarak dava takipçiliği yapma hakkını kazanan dava takipçileri, ancak o yerdeki hukuk mahkemeleri ve icra dairelerinde dava ve iş takibi yapabilirler.

    4.Subaylar : 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu sanığın, soruşturmasının her aşamasında bir veya daha fazla müdatiinin yardımına başvurabileceğini ve müdafii olarak askeri mahkemenin bulunduğu yerde avukatlık veya dava vekilliği yapmaya yasal anlamda yetkili kimse yoksa, hukuk fakültesi mezunu subayların ve böyle bir subayın da yokluğu durumunda diğer subayların müdafilik yapabileceğini kabul etmektedir.

    5.Muhasebeci, mali müşavir ve yeminli mali müşavirler : Tekel hakkının diğer istisnası, 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu’nda öngörülmüştür. Bu Kanunun 2’nci maddesinde, serbest muhasebeci, serbest muhasebeci mali müşavir ve yeminli mali müşavirlerin görevleri arasında mali mevzuat ve bunların uygulama ile ilgili işlerini düzenlemek veya bu konularda müşavirlik etmek gibi görevler sayılmıştır.

    3568 sayılı Serbest Muhasebecilik, Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu’nun 2. maddesine göre, bu mesleği icra edenler mali mevzuat ve bunların uygulanması ile ilgili işleri düzenlemek veya bu konularda müşavirlik yapmak, inceleme yapmak , tahlil, denetim yapmak, mali tablo ve beyannamelerle ilgili konularda yazılı görüş vermek, rapor ve benzerlerini düzenlemek, tahkim, bilirkişilik ve benzeri işleri yapmakla görevlendirilmek suretiyle avukatlara tanınan tekel hakkı kapsamına giren bazı işleri yapmaya ehil kılınmıştır.

    6.Factoring işlemleri : Faktoring sözleşmesi uyarınca faktor olarak adlandırılan bir finans kuruluşu, sözleşmenin diğer tarafının mal tesliminden veya bir edimin yerine getirilmesinden doğan alacaklarını yitirme veya borçlusundan alamamaya karşı tam olarak teminat altına alır ve onun bu alacaklarını satım veya temlik yöntemi ile üstlendikten sonra alacakların idaresi ile ilgili olarak yapılması gereken muhasebenin tutulması, ihtar ve tahsil işlemlerini üstlenir”. Gerektiği durumlarda cebri icra yoluyla takip gibi hukuki yollara da başvurma yetkisi olan faktorun yaptığı iş avukatlara tanınan tekel hakkının bir başka ayrık durumudur.

    7.Karı ve kocanın kadastro işlemlerinde birbirlerini vekil atayabilmesi:  Kadastro Kanunu’nun 31’nci maddesine göre, davada menfaatleri zıt olmamak şartıyla, kadastro işlerinde karı ve koca birbirlerini vekil tayin edebilirler.

    3402 sayılı Kadastro Kanunu32 m. 31/1 uyarınca kadastro ile ilgili işlemlerin yapılmasında karı ve kocadan birinin diğerini veya birbirlerini vekil olarak tayin etmeleri de aynı şekilde, münhasıran avukat tarafından kullanılabilecek bir yetkinin verildiği kişi açısından istisnaidir.

    8.Eşlerin hukuki işlem yapabilme yetkisi: Aynı doğrultuda, Medeni Kanun m.193 doğrultusunda, kanunda aksine hüküm bulunmadığı sürece eşlerden her biri diğeri ve üçüncü kişilerle her türlü hukuki işlemi yapabilmektedir.

    9.Tasfiye memurunun davaı takip yetkisi: Medeni Kanun m. 593 uyarınca, terekenin resmen idaresi ve resmi tasfıye durumlarında, mirasçının tereke üzerindeki tasarruf yetkisini kaldırmakta ve bu yetkiyi mirasçı olmayan tasfıye memurlarına bırakılmaktadır. Dolayısıyla, tasfıye memuru, baroya kayıtlı bir avukat olmadan bir başkası adına dava açıyor olmakta veya açılmış olan davaya katılarak yine avukatın tekeli kapsamına giren yetkileri kullanmaktadır.

    10.Acentenin davada temsil yetkisi:

    1-Türk Ticaret Kanunu’nun 119’ncu maddesine göre, acente aracılıkta bulunduğu veya yaptığı sözleşmeden çıkacak  uyuşmazlıklardan dolayı müvekkili adına dava açabilir ve ona karşı da dava açılabilir.

    2-Yine Türk Ticaret Kanunu’nun 955’nci maddesine göre, gemi müdürü donatma iştirakini mahkemelerde temsil etme hakkına sahiptir.

    Ticaret ve Borçlar Kanununa göre

    3-Türk Borçlar Kanunu’nun 453’ncü maddesine göre de, kendisine açıkça yetki verilmiş olan ticari vekil de, ticari vekili olduğu kişiyi davada temsil edebilmektedir.

    TTK m. 1 6’ya göre, ticari mümessil, ticari vekil, satış memuru veya müstandem gibi bağımlı bir sıfatı olmaksızın bir sözleşmeye dayanarak belirli bir yer veya bölge içinde daimi bir şekilde ticari işletmeyi ilgilendiren sözleşmelerde aracılık etmeyi veya bunları o işletme adına yapmayı meslek edinen kimseye acente denmektedir.

    Acente, aracılıkta bulunduğu veya yaptığı sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar nedeniyle müvekkili adına dava açabileceği gibi kendisine karşı da dava açılabilmektedir. Acente, avukat olmamasına rağmen müvekkilini temsilen dava açma yetkisine sahip olmaktadır. Aynı doğrultuda, acentenin ilişkide bulunduğu üçüncü kişi de, iş yaptığı tacir adına aracılık yapan acenteyi dava edebilmektedir.

     

    11.Sendika başkanının temsil yetkisi: 2821 sayılı Sendikalar Kamınu34 m. 32/3 gereği, çalışma hayatından, mevzuattan, toplu iş sözleşmelerinden, örf ve adetten doğan hususlarda işçileri ve işverenleri temsilen veya yazılı başvuruları üzerine nakliye, neşir veya adi şirket mukaveleleri ile hizmet sözleşmesinden doğan hakları ve sigorta haklarında üyelerini ve mirasçılarını temsilen davaya ve bu doğrultuda açtığı davadan ötürü taraf sıfatına yetkisi olmak üzere sendikalara dava açma ve takip etme yetkisi tanınmıştır. Sendika adına sendika başkanın kullandığı temsilen dava açma hakkı da avukatların tekelinde olana dava açma ve takip etme yetkisine istisna teşkil etmektedir.

     

    12.Marka ve patent vekilleri: Marka ve patent vekilleri olarak adlandırılan ve Türk Patent Enstitüsü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 30. maddesi uyarınca tanımı yapılan kişiler, enstitü nezdinde başvuru sahipleri adına işlem yapmak yetkisine sahip olan gerçek ve tüzel kişilerdir. Bu işlemler Enstitü nezdinde iş sahiplerini temsil etmek, danışmanlık yapmak ve sinai hakların korunmasını için girişimlerde bulunmak ve gerekli işlemleri yapmaya ilişkindir. Görüldüğü gibi, sinai haklarla ilgili konularda avukatlara ait olması gereken temsil, danışmanlık ve sinai hakların korunması için girişim yapmak görevi avukat olması zorunlu olmayan gerekmeyen kişilere bırakılmakta ve avukatın tekel hakkının önemli bir konuda ayrık durumu yaratılmıştır.

    13.Gümrük Müşavirleri

    14. Arabuluculuk : uyuşmazlığın mahkeme dışında daha çabuk ve net bir biçimde giderilmesini hedefleyen bir usul hukuku kurumudur. Arabuluculuk; bir özel hukuk uyuşmazlığının tarafı olan kişilerin, özgür iradeleriyle seçtikleri tarafsız ve uzman bir üçüncü kişinin (arabulucu) hakemliğinde, dava açılmadan önce veya dava açıldıktan sonra başvurdukları bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir.

     

    Avukatlık Tekeline Yöneltilen Eleştiriler Nelerdir?

    Buna karşılık, günümüzde kaçınılmaz olan bazı durumlarda tekel hakkına istisna tanındığı da gözlemlenmektedir.

    Bunun bir Örneği 3568 sayılı ” Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununun 2. maddesinde yer almaktadır. Söz konusu hükümde, avukatlık tekeli kapsamında olan bazı konular bu meslek mensuplarına bırakılmıştır.

    Bunları sayacak olursak, başta vergi hukuku olmak üzere hukuki konularda mütalaa vermek, işletmecilik, muhasebe, finans, mali mevzuat ile ilgili konularda müşavirlik yapmak, bu konularda yazılı görüş vermek ve mali tablo ve beyannamelerle ilgili konularda yazılı görüş vermek, rapor ve benzerlerini düzenlemek, tahkim, bilirkişilik ve benzeri işleri yapmak.

    Danıştay ve Vergi Mahkemelerinde yapılacak duruşmalarda, iddia ve savunmanın gerekli kıldığı hallerde, mahkeme vergi davasına konu olan tarhiyatın dayanağı incelemeyi yapmış bulunan inceleme elemanları ile, mükellefin duruşmada hazır bulundurduğu mali müşaviri veya muhasebecisini de dinler.

    Aynı şekilde, yabancı danışmanlık hizmetleri, factoring kurumlarının yaptıkları factoring sözleşmesi çerçevesinde borçluların muhasebesinin tutulması, ihtar ve tahsil işlemlerinin üstlenilmesi, kötüye kullanılmaya elverişli olmakla birlikte, engellenebilmeleri mümkün değildir.

    İşte, tıpkı bu istisnaî düzenlemede olduğu gibi, mevcut tereddütlerin giderilmesi bakımından, avukatlık tekeli ile ilgili AK m. 35 düzenlemesinde yer alan “hukukî mütalâa” konusu, avukatlık tekeli kapsamı dışında tutulmalıdır.

    Ayrıca, maddedeki “mütalâa” kavramı yanlış anlaşılmaya müsait olduğundan, bunun “hukukî görüş bildirme” olarak değiştirilmesi yerinde olacaktır. Kaldı ki, ayrıntılarını aşağıda açıklayacağımız üzere, kanaatimizce hukukçu akademisyen tarafından hazırlanmış ve istemde bulunan tarafça dava dosyasına konulmak üzere mahkemeye sunulan mütalâa veya görüşler, TMK m. 1, f. 3 anlamında “bilimsel görüş (öğreti)” niteliğini taşımaktadır.

    Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra da avukatlık tekelinin bazı unsurlarının Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. O dönem yürürlükte olan 1961 Anayasası’nın özgürlükçü yapısı ve temel ilkelerini zedelememek için Avukatlık Kanunu’nun sözü edilen hükümlerinin katı bir şekilde değil de amaca uygun yorumlanması gerektiği savunulmuştur. Hükmü katı bir şekilde yorumlamak düşünce ve ifade özgürlüğüyle bağdaşmayacaktır.

    Hukuk eğitimi veren ancak avukat olmayan/olamayan bilim insanlarının ve hâkimlerin, savcıların, noterlerin hatta hukuk bilimiyle ilgilenen başkalarının hukukî sorunlarda görüş bildirmelerine yasak koyan bir düzenleme kabul edilemez.

    Hükmü sadece lafzıyla yorumlamak, hukukun gelişimini, farklı düşünce ve görüşlerin bir araya gelerek daha doğru ve adil bir kararın oluşmasını engelleyecektir. Düzenlemenin yorumu, yıllarca süren bilimsel çalışmalar sonucunda uzmanlık alanları edinmiş ve hukukî bir uyuşmazlığı teoriyi ve uygulamayı da dikkate alarak kapsamlı bir şekilde irdeleyip uyuşmazlık hakkında gerekçeleri ile çözüm önerileri sunabilecek öğretim üyesinin hukukî mütalâa vermesini engelleyici tarzda olamaz.  Kanımızca hukukî konularda, tarafların birinin ya da vekilinin o konunun uzmanı bir hukukçudan almış olduğu mütalâanın avukatlık tekeli kapsamında sayılması, usûl hukukundaki uzman görüşü (HMK m. 293) kurumunun anlaşılmasını da zorlaştırır.

    Hukukçu akademisyen tarafından hazırlanmış ve talep eden tarafından dosyaya konulmak amacıyla mahkemeye sunulan mütalâa veya görüşler, Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesi 3. fıkrası anlamında bilimsel görüş niteliğini taşımaktadır. Bu nedenle bir öğretim üyesinin hukukî mütalâa vermesi avukatlık tekeli kapsamında değerlendirilmemelidir.

    Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 293. maddesi ile çelişmemektedir.

    Türk hukukunda avukatlık tekeli geniş kapsamlı olarak düzenlenmiştir. “Kanun işlerinde ve hukukî meselelerde mütalaa verme ”nin kapsamını belirlemek kolay görünmemektedir. Maddenin söze dayalı yorumu yapıldığında çok geniş bir alanın avukatların tekeline bırakıldığı görülür. İktisat fakültesi mezununun bir şirkette vergi hukuku danışmanı olarak çalışmasını Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin lafzı engellemektedir. Ancak böyle bir yorumun ülke gerçeklerine uymadığı, hükmün amacını aştığı da savunulabilecektir.

    Bir görüş ise bizatihi Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesi hükmünün kendisinin tekelin yöneldiği amacı aştığını ve tekelin kapsadığı alana sığdırılamayacak geniş bir alanı kapsadığını savunmaktadır. Bu görüş kurala aykırılığın Avukatlık Kanunu’nun 63. maddesinde cezai yaptırıma tâbi tutulduğunu vurgulamaktadır.

    Doktrinde hukukî meselenin çekişmeli-çekişmesiz olup olmadığı ayrımını yapan bir görüşe göre, dava konusu olmayan hakkın korunması ve elde edilmesi için hak sahibinin nasıl hareket etmesi gerektiği, hangi yollara başvurabileceği, ne gibi tedbirler alabileceği ve bu hususlara ilişkin kanun hükümlerinin nelerden ibaret olduğuna ilişkin herkes fikrini söyleyebilmeli ve mütalâasını açıklayabilmelidir.

    Her hukukî mesele nizalı bir mesele değildir. Bir hakkın korunması hukukî mesele halini aldığında bu durum mahkemeye intikal etmediği sürece nizalı bir mesele sayılmamalı ve avukatların tekeline girmemelidir. Bu halde avukat olmayanların hukukî meselelerde ve kanun işlerinde mütalâada bulunmaları suç teşkil etmemeli ve Avukatlık Kanunu’nun 63. maddesi uygulanmamalıdır. Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesi ile ilgili mevcut tereddütlerin giderilmesi için düzenlemede yer alan “hukukî mütalâa” konusunun, avukatlık tekelinin kapsamı dışında bırakılması gerektiği önerilmiştir. Hükümde yanlış anlaşılmaya müsait olan “mütalâa” kavramının yerine “hukukî görüş bildirme” kavramının kullanılması tavsiyesinde bulunulmuştur.  Hükümde yer alan “kanun işleri” ibaresi muğlaktır.

    Öte yandan Danıştay gibi kanun işlerinde görüş bildiren Anayasal kurumların varlığı da göz önünde bulundurulmalıdır (AY m. 155). Bu nedenle hükmün sınırlarının belli edilmesi ve keyfilik barındırmaması gerekir. Avukatlık tekeli düzenlemesinin “hukuk danışmanlığı” düzlemine indirilmesi gerektiği savunulmuştur.  Kanımızca Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin salt lafzî yorumlanması ihtimalini engellemek için “Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalâa vermek” ibaresi avukatlık tekelinin kapsamından çıkarılmalıdır. Böylece mütalâa vermek için hukukî meselenin çekişmeli olup olmadığı ayrımı anlamını yitirecektir. Ayrıca, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 293. maddesi ile Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin birbiriyle çeliştiği yönünde oluşabilecek tartışmalar da önlenmiş olacaktır.

    Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinde yer alan “adli işlemleri takip etmek” ibaresinin geniş yorumlanması halinde, iş sahipleri en basit adlî işlerinde avukata temsil yetkisi vermek zorunda kalacaktır. Bu durumda bireyler uzmanlık gerektirmeyen son derece basit bir adlî işlem için avukata ücret ödemek zorunda kalacaktır. Vatandaşların basit hukukî bilgi verecek kadar eğitim almış kişilerden hukukî danışmanlık alması, onların ileride çok daha masraflı olan hukukî yollara başvurmasını engelleyecektir.

    Hukukî işlere ait basit bir evrakı düzenlemek, bir idarî makama dilekçe yazmak, bir avukata gitmeye gerek olmadan, temel bir eğitim alarak yapılabilecek basit işlerdendir. Hukukçu olmayanların verdiği bu tür hizmetlerin kalitesinin avukatların verdiği hizmetlerin kalitesinden daha düşük olduğunu gösteren ortada bir delil yoktur. Avukatlar vermiş olduğu hatalı hizmetler sonucunda hak kayıplarına neden olabilmektedir. Bu gerekçelerle avukatlık tekeli eleştirilmektedir. Ancak avukatların sunmuş olduğu hizmetlerden dolayı hukukî, disiplin ve cezaî sorumluluğunun olduğu unutulmamalıdır. Bu gerekçeler avukatlık tekelinin ortadan kaldırılmasına yol açmamalıdır.

    Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinde avukatlık tekelinin kapsamında yer alan “mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek” faaliyetleri tekel alanının kapsamında olan tipik faaliyetlerdir. Hüküm bu açıdan ölçülü bir düzenlemedir. Ancak Avukatlık Kanunu’nun 63. maddesinde baro levhasında yazılı bulunmayanların ve işten yasaklanmış olanların icra işlemlerini takip edemeyecekleri açıkça belirtilmesine rağmen Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinde “icra işlemleri” tekel kapsamında yer almamıştır. Bu durum, Kanun’un 35. maddesindeki avukatlık tekelinin kapsamında yer almayan ve baroya kayıtlı olan avukatların dışındaki kişiler tarafından da yapılması mümkün olabilen icra işlemlerini takip etme faaliyetinin Kanun’un 63. maddesiyle yasaklanması şeklinde ilginç bir sonuç doğurmuştur. Avukatlık Kanunu’nun 63. maddesiyle paralellik sağlamak için Kanun’un 35. maddesinin de kapsamına “icra işlemleri”nin alınması yerinde olurdu.

    Bunun  yanında hükümde yer alan “huzurunda” ibaresi avukatı yargılama makamının altında sayan bir anlayışın yansıması olarak görülmüş ve çıkarılması önerilmiştir. Zira Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesi 2. fıkrası uyarınca avukat yargının eşit ve kurucu unsurudur. Uygulamada icra işlemleri hukukçu olmayan takipçiler aracılığıyla yürütülmektedir. Avukatlık Kanunu’nun 63. maddesi hükmünün uygulanabilirliği sağlanmalıdır. Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin kapsamına “icra işlemlerini takip etme” dahil edilmelidir. Avukatları rencide edebilecek ve Kanun’un 1. maddesi 2. fıkrası hükmünün ruhuyla bağdaşmayabilecek Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinde yer alan “huzurunda” ibaresi yerine “önünde” ibaresi kullanılmalıdır. 1238 sayılı Kanun ile 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin düzenlediği avukatlık tekelinin kapsamından, Kanun’un 35. maddesinin 1. fıkrasının kapsamı dışında kalan resmi dairelerdeki bütün işleri takip edebilmek çıkarılmıştır. Halbuki bireyle devlet arasındaki uyuşmazlıklara hukukun doğru uygulanması halinde çekişmenin davaya dönüşmesi önlenebilecektir. Bu nedenle ilgiliyi temsil yetkisi, tekel olarak avukatlara verilmelidir.Kanımızca uygulamada pek çok şikayete neden olan resmi dairelerdeki bütün işleri takip etmek konusundaki avukatlık tekelinin kaldırılması isabetli olmuştur.

    Avukatlık Tekeli Kavramına Getirilen Eleştiriler Avukatlık tekeli, baronun devlete kaliteyi garanti etmesi üzerine devletten elde ettiği imtiyazdır. Kaliteli avukatlık hizmetlerinin sunulması konusunda garanti veren devlettir. Hukuk devleti barolar eliyle bu garantiyi vatandaşa sunar. Baro, topluma hukukî yardımda bulunma konusunda kaliteyi sağlayarak toplumu korurken bir yandan da avukatları koruyacaktır. Baro tekel eliyle, başkalarının daha düşük bedel karşılığında iş yapmasını engelleyerek bu korumayı gerçekleştirecektir. Baro, bu korumayı gerçekleştirirken üyelerinin hizmetleri için belirlediği yüksek fiyatlarla topluma zarar verebilir. Bu nedenle avukatlık tekeli avukatları korumak için getirildiğinden eleştirilmektedir. Avukatlık mesleği ve mesleğin sahip olduğu tekel öyle sert eleştirilmiştir ki meslek “adaleti en yüksek bedeli verene satan açgözlü kartel” olarak tanımlanmıştır.

    Türkiye’de son yıllarda avukat sayısı artmasına rağmen, kişi başına düşen avukat sayısının hâlâ düşük olduğu, ülkemizde Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinde öngörülen hizmetlerin hepsini yapacak kadar avukatın dahi olmadığı ileri sürülmüştür. Bu nedenle hukukî hizmet piyasasında arz yeterli değildir. Hizmet arzının az olması serbest piyasa koşullarında bu hizmet için ödenecek ücretin yüksek olmasına neden olacaktır. Avukat sayısının artması, sadece avukatlara ait olduğu kabul edilen bazı işler onların tekelinden çıkarılmadığı sürece iş sahiplerine fayda sağlamayacaktır. Avukatlık tekeline karşı olan bir görüşe göre, herkesin hukukî hizmet sunmasına imkan verilmeli ancak sadece avukatlık ruhsatı sahibi olanlar “avukat” sıfatını kullanabilmelidir. Bu görüşe göre, hukukî yardıma muhtaç olan kişiler, avukat olmayan birinden hukukî bilgi edinmenin riskini kendi üstlerine alarak ihtiyaç duydukları hukukî bilgiye ulaşacaklardır. Dar gelirli kesim için bilgiye ulaşamamak yerine en azından bu şekilde hukukî bilgiye ulaşmak daha iyidir. Dar gelirli kesim için çok kaliteli ancak pahalı hukukî hizmet bir anlam ifade etmemektedir.

    Avukatlık tekeli artık yumuşamaya başlamıştır. Bunun sebeplerinin başında, hukuk devletinde hukukî bilginin öneminin anlaşılması, hukukî bilginin elit bir kitlenin kazanımı olamayacağının kabul edilmiş olması gösterilebilir. Hukukî bilginin sağlanması için çeşitli hukukî bilgi verme yolları ortaya çıkmıştır. Sivil girişimler, mahkemede temsilin yanında mahkeme öncesi danışmanlık veya hukukî bilgi vermek yahut idarî prosedürlerde yardım şeklinde hukukî hizmetler vermektedir. Hukuk biliminin ve yargılama usûllerinin giderek karmaşıklaştığı bir dönemde, her bireyin nitelikli bir avukatın vermiş olduğu hizmetten yararlanması, hukuk devletinin gerçekleşmesinde ve etkin, adil bir sonuca ulaşmada önemlidir. Ancak dar gelirli kişilerin bu sistemin dışında kalması, adalet düşüncesi ve sosyal sorumluluk anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Dar gelirli kesime hukukî hizmet verilmedikçe talep de yaratılamaz. Talebin karşılanması nasıl bir hizmet verilmesi gerektiğinin de daha iyi anlaşılmasını ve yeni hizmet sunum modellerinin de doğmasını sağlar. Verilen hukukî hizmetler arttıkça, hukukî hizmet alan kitlenin hukukî yardıma duyduğu ihtiyaç daha da artar. Dar gelirli kesimi hukukî hizmetlerden mahrum bırakmamak için adlî yardım kapsamlı ve etkin bir şekilde işletilmelidir. Ülkemizde de “pro bono” hukuk hizmetlerinin verilmesinin önü yapılacak hukukî düzenlemelerle açılmalıdır. Güney Amerika’da kurulan “adalet merkezleri” veya “toplumsal hukukî hizmet evleri” adı verilen, içinde avukat da barındıran birimlerin Türkiye’de de kurulması sağlanarak dar gelirli kesimlerin hukukî hizmetlerden yararlanması sağlanabilir. Bu uygulama merkezlerde baroya kayıtlı avukatlar görev alacağı için avukatlık tekelinin de bünyesine zarar vermeyecektir. Vatandaşların da hukukî himaye sigortasından yararlanmaları sağlanabilir. Vatandaşlar sağlık ve emeklilik primleri yanında cüz’i miktarda bir prim yatırarak mahkemede temsil veya hukukî danışma hizmetinden yararlanabilir. Bu hizmetleri veren kişiler de baroya kayıtlı avukatlar olacağı için avukatlık tekelinin bünyesi zarar görmeyecektir.

     

    Günümüzde devlet kurumlarının, dernekler gibi özel hukuk tüzelkişilerinin internet aracılığıyla sanal ortamda yol haritası gibi görsel yardım mekanizmaları yardımıyla ücretsiz hukukî bilgiler vermesi, bu kamu ve özel hukuk tüzel kişilerinin avukatlık tekelini ihlâl ettiği şeklinde yorumlanmaktadır. Halbuki bu kişiler üzerlerine düştüğü ölçüde bilgilendirme yükümlülüğünü yerine getirmektedir. Bilgilendirme avukatlık tekelinin ihlâli olarak yorumlanmamalıdır.

    Amerika Birleşik Devletleri’nde hukukçular için ayrıcalıklı bir alanın oluşturulmasının, hakları ve yükümlülükleri hakkında uzman olmayan kişileri yetersiz bilgiyle bırakmaya yönelttiği yönünde görüş oluşmuştur. Bu bilgisizlik vatandaşı hukukî korumadan ve onun temsil ettiği normlardan mahrum bırakmaktadır. Hukuka aykırı fiilleri işleyenlerin bu fiilleri işlemesini hukuk düzeni engelleyememektedir. Zira bu fiillere maruz kalanlar sahip olduğu hakların farkında olmadığı için bu hakları ileri süremezler. Hükümet de toplumun, farkında olunmayan sorunlara değinilmesi konusunda teşvik edici olmasını sınırlandırmıştır. Ayrıca hukukun nasıl işlediği ve hukukçuların ne yaptığı hakkında bilgi eksikliğinin olması, o konuda uzman olmayan kişilerin hukukun ne olduğunu ve nasıl geliştirilebileceğini öğrenmek hususundaki cesaretini kırmaktadır. Yargı sistemine uyulması gereği ve hukukçuların sağladığı hizmetlere erişimin pekiştirilmesi, özellikle uzman olmayan kişileri hukukçulara bağımlı kılmaktadır. Kanımızca, günümüz toplumlarında hukukî hizmetlerden faydalanmak isteyenlerin hukukçuların yardımına ihtiyaç duymasından daha doğal bir durum olamaz.